Okullar Vazgeçilmez Değildir

Okullar Vazgeçilmez Değildir!

“Büyüsü Bozulmuş Dünya”

Durkheim’ın dine toplumu oluşturma ve bir arada tutma işlevini 1 atfetmesine katılalım ya da katılmayalım, benzer görüşleri paylaşan Weber’in “büyüsü bozulmuş dünya” metaforuyla Aydınlanma çağı ve sanayi devrimi üzerine kurulu, yeni dünya perspektifine hak vermemek olanaksız. Aydınlanma çağı rasyonaliteyi toplumsal hayatın içine sokmasıyla birlikte, tüm kurumsal ve toplumsal yapı bugüne kadar etkilerini artırarak gelen derin bir dönüşümü başlattı. Sanayileşme, sanayileşmenin ihtiyacı olan iş gücünün temini için başlayan göç, göçün getirdiği şehirleşme, sermaye edinimi için sosyal eşitsizliğin yeniden üretilmesi, eşitlik, adalet ve özgürlük kavramlarının yeniden tanımlanması ve sonunda her toplumsal ilişkinin ‘ekonomi politik’ üzerinden okunması dünyayı yine Weber’in ifadesiyle Demir Kafes’e 2 döndürmekte hiç te zorlanmadı.

Okul: İnsan Fabrikası Demenin bir Diğer Yolu

Yeni dünya düzeninde bireye hiç olmadığı kadar vurgu yapıldı. Tabi ki bu birey vurgusu liberal bağlamda, günümüz kalıpları üzerinden değildi. Yapılan birey vurgusu, bu yeni dünya düzeninin konsolide edilmesi adına, bireylerin uyması ve uygulaması gereken yeni değerler ve kurallar bütününü kapsıyordu. Yani, nasıl vatandaşlar olacakları, toplum içerisinde uyumlu çalışma ortamının yakalanabilmesi için toplumsal, ağırlıklı olarak ahlaki kuralların pratiğe dökülmesi gerekiyordu. Buna ilaven hem devlet ve toplum hem de toplumun kendi arasında cereyan eden ekonomik ilişkilerin yürümesi ve ilerlemesi için gereken, nitelikli iş gücü oluşumu sağlanmalıydı. Bunun için eğitim kurumu, bu ajandanın hedef ve stratejilerinin belirlenmesinde kullanıldı. Eğitim kurumları, ideolojik, insan fabrikaları haline geldi. Rasyonel birey fabrikasyonunun özünde, “kendi çıkarını düşünen bireylerin toplum için en iyi sonuçları garantileyeceği fikri vardır 3“. Oysa bireylerin rasyonel olmanın getirdiği, ruhsal çöküntüyle karşı karşıya gelebileceği düşünülmedi. Böylece insan makineleşti, Marx’ın ortaya koyduğu gibi “birey insanlıktan çıktı”. Marx’a göre, kısaca, emek sermaye çatışmasının altında toplumsal olarak ezilen bireyin hayattaki amacı, itici gücünü eylemin özgürleştirici karakterinden alan kendi kendini gerçekleştirmek, mevcut sistemin kendine yabancılaşmayı tetiklediği ortamdan sıyrılmak olmalıydı.

Okulların kurumsallaşmasını tetikleyen tek faktör tabi ki de ekonomi değil. Diğer yandan, din tamamen olmasa da bir adım geri çekilerek ama hala referans gösterilerek yeni soyut değer ve kavramlar üzerinden toplum inşası başladı. Etnik köken, ortak tarih, dil, coğrafya, paylaşılan değerler, milli semboller altında toplanmış kitleler bu bütünlüğü ancak okullar sayesinde kazanabilirdi. Eğitime başlanan döneme bakıldığında, bu kavramları sorgulama yaşı gelmeden okullara hapsedilen çocuğun, bu gibi içi sonradan doldurulmuş kavramlarla yığınlara bağlanması, hem zorunlu hale geliyor, hem de doğuştan var olan kavramlarmış gibi kanıksamasına yol açıyor. İdeolojik olamayacak hiçbir kurum olmadığı gibi, eğitim kurumlarını da “evrensel eğitim” adıyla anmak, bu kurumları ideolojik olmaktan kurtarmayacaktır. Ulus bilincinin yerleştirilmesi sırasında kullanılan değerler, mevcut ve gelecekte oluşturulmak istenen siyasi yapının hem parçası, hem yeniden üreticisi olan kitlelerin, eğitim kurumları aracılığıyla tek tipleşmeye olanak sağlıyor. Eğitim, ekonomik amaçları da içine alarak, ideolojik yapıyı destekleyen bilinci yaratmakla birlikte, bilgi üzerinde de hâkimiyet kuruyor.

Okul ve eğitim kurumları, 200 yıl geçmesine rağmen hala aynı hedefleri taşırken, “modern dünyada”, “evrensel ilkelerin öne çıkarıldığı” bir dönem de yaşıyoruz. Dünya genelinde, her yeni siyasi otorite eğitimde reforma gitmeye devam ediyor çünkü eğitim, her anlamda “arka bahçe” olarak görülmeye devam ediliyor. Eğitim için konferanslar, dünya çapında liderlerin katıldığı zirveler yapılıyor, büyük sözler veriliyor. Eğitimin iyileştirilmeye çalışılması hala insan için “uyması gerekenleri öğrendiği yer olan” okulda olduğu sürece düzelmeyeceği açıkken, insan, eğitim neden “değerli” ekonominin “büyük” yatırımlarından biri olsun diye düşünmeden edemiyor. Bu yüzden reformlardan değil, devrimlerden bahsedelim!

Farz edelim ki reformların en çok uğraştığı eğitim eşitliği, eğitimin altyapısı ve kalitesi her yönden %100’e ulaştı ve aynı şekilde herkesin öğrenmek istediği konu hakkında eğitim alabileceği eğitim merkezleri veya online kaynaklar var. Bunun üzerinden temel bir soru atsak ortaya; hangi eğitim şekli daha insani ve faydalıdır, hangisi daha tercih edilebilirdir?

İvan İllich’in Hayalini Gerçekleştirmek Üzerine  4

İlk olarak, işsizlik, kalifiye eleman eksikliği bir yanda, toplumsal ve desteklene geldiği karakteri nedeniyle ulus bilincindeki bozulma diğer yanda dururken, eğitim sisteminin hem ideolojik olarak desteklendiği, hem de kalıtsal olarak devam ettirildiği bir ortamda, eğitimin mevcut haliyle toplumsal, ekonomik ve sosyal anlamda fonksiyonlarını kaybettiğini söylemek mümkün. Bu sonuçları sadece eğitime bağlamak tabi ki de mümkün değil. Globalizm ve modernizmin yaşam pratiklerini değiştirmesi, sermayenin tekelleşmesi ve gelir dağılımındaki uçurumların derinleşmesi, hem de ekonomik yapı içerisinde eskiye oranla, emek ve iş gücüne ihtiyacın kalmaması gibi daha birçok faktör var. Fakat bu unsurların etkisi, sorunu eğitim üzerinden okumamızı engellemez çünkü eğitim sisteminin bu duruma karşı kendini yeniden yapılandırması gerekirdi ki görüldüğü üzere, yeniden şekillenme birkaç müfredat değişikliğinden ve birkaç stratejik önlemden ileri gidemiyor ve yapılanlar da sonuç vermiyor. Bazı sektörler tarihe karışırken, çağın getirisi birçok yeni sektör ortaya çıkıyor. Gençler, ne kendi istedikleri ne de devletin ya da ekonominin gerekli gördüğü alanlarda eğitim alabiliyor. Bu da istenen kalifiye öğrenciyi vermemekle kalmıyor, çoğunlukla rastgele seçilen mesleklerde üretkenlik ve yenilik oluşmamasına yol açıyor. Çözüm ise Okulsuz Toplum deyince akla gelen ilk isim olan İvan İllich’in bahsettiği eğitsel ağlar olabilir.

İllich’e göre eğitim sistemi, hizmeti değer yerine koyuyor. Yani okulun (…) öğrenimini öğretimle, eğitimi sınıf geçmekle, yeterliliği diplomayla, yeni bir şey söylemeyi kolay konuşmakla karıştırmak olduğunu savunuyor 5. Tüm değerlerin yeniden fakat yanlış tanımlanmasına neden oluyor. Bu da bireyler üzerindeki baskıyı artırıyor ve her neslin bir öncekinden daha ileri seviyede olacağı savını geçersiz kılıyor

Her şey kurumlar üzerinden tekelleşiyor. Yani her iş için bir kurum bulundurma obsesyonuna gidiliyor. Örneğin doğum ve ölüm, hastane ve cenaze hizmetleri veren kurumlara bırakılıyor. Temel ihtiyaçların karışlanması kurumlara dayandırılınca, birey toplum içerisinde kendi başına ayakta kalamıyor. Bağımlılaştırılan bireyler, gelinen son noktada daha az üretip daha çok talep ediyor. Muhtaçlığın getirdiği bu yerleşik düzen içerisinde, tüm değişimleri üreten otoritelerin altında sıkışan bir kitle karşımıza çıkıyor. Belki de bu nedenledir ki “insan hala toplumsal bir hayvandır” söyleminin arkasına sığınılıyor. Kitlelerin bu kurumlara bağımlı kalması, yoksulluğun yeniden üretilmesiyle sonuçlanıyor. OECD raporlarında vurgulandığı gibi, düşük gelirli ailelerin çocukları daha yüksek gelirlilerin çocuklarına göre daha başarısız kalıyor. Bunun temel sebebi ise, eğitimin sadece okul ortamında değil aile, sosyal çevre ve deneyimlerle de devam etmesinde yatıyor. İmkânlar azaldıkça, okula bağlı eğitim hayatını sürdürmek, bu çocukların daha da gerilemesine sebep oluyor.

Her işle ilgili uzman yaratmak, bireyleri uzman unvanı elde etmemiş kişilere karşı durmayı aşılıyor. Bu güven kaybı ortamında, daha uzun yıllar eğitim sisteminde olan, daha “kaliteli’, daha ‘takdir’ gören birey konumuna geçiyor. Bu sosyal statülerin yerleşikliği nedeniyle, kaliteli eğitime artan talep beraberinde yüksek maliyet getiriyor. Bu da yine sosyal eşitsizliğin tekerrürü, bir neslin daha kaybı anlamına geliyor. Ve maalesef kurumların yüceltilmesi takıntısı sadece ulusal boyutta değil. TIMS sınavları ve üzerine yazılan raporlar incelendiğinde, durumun yansımaları uluslararası düzeyde takip edilebiliyor. Zorunlu okullaşma, toplumu kutuplara ayırdığı gibi, dünya toplumlarını da uluslararası bir kast sistemine göre derecelendiriyor 6.

İllich’e göre, mevcut eğitim sistemi, kişinin rolü ve benliğini birbirinden ayırıyor ve eğitim kurumları da bu rollerin aşılandığı merkezler haline geliyor. Dolayısıyla bu, devletin retoriğine “ben sizin için en iyi olanı bilirim, “ne/kim olacağınıza ben karar veririm” şeklinde yansıyor. Böylece devletin kendinde hak gördüğü elitizmin temelleri atılıyor. Kitleler bağımsız bireyler olarak değil, ekonomik amaçlara ulaşmada eğitim eleğinden geçmiş ekonomik araçlar olarak değerlendiriliyor. Devletin bu “liberal çağda” düzenleyeceği en son kurum, eğitim olmalı. İllich’in bu duruma karşı önerisi, her bireye doğuştan, istedikleri alanda ve becerilerde öğrenim görmesini sağlayacak kredilerin verilmesidir. Fakat bunların düzenlenmesinde yine devlete görev vermek başarı getirmeyecektir.

Öğrenmeyi ve bilgiyi tekeline alan kurumlar, öğretmenler, sendikalar ve mesleki örgütlenmeler eğitim sürecini olması gerekenin tam tersi yöne götürmektedir. Eğitimi evrenselleştirmek için atılan adımlar yeni metot, araç gereç ve stratejilerle kısıtlı kalmış, öğrenme arzusunu tetikleyecek hiçbir yenilik ortaya atılmamıştır. Oysa gerçek öğrenme süreci ancak zorlamaya dayanmadan, motivasyonunu merak güdüsünden ve öğrenme arzusundan alır ve gelecekte de üretkenliği sürdürecek temeller üzerine kurulursa ortaya çıkacaktır. Eğitim tekele alınmadığında, öğrenci istediği konuda, kendine uygun yöntemi tayin etme hakkına da sahip olacaktır.

Yeni bir Sistem Mümkün!

İllich’in bahsettiği eğitsel ağlar, günümüz teknolojilerinin daha uygulanabilir hale gelmesiyle, gerçeklik kazandı. Khan Akademisinin yolu açtığı, dünyanın önde gelen üniversitelerinin geliştirdikleri MOOCs sistemi ile bilgiye daha hızlı, daha kolay ve daha önemlisi denetleyici bir otorite olmadan ulaşılabiliyoruz. Project Loon gibi yeniliklerle erişim eşitliğinin, göreli olarak kısa bir sürede, iyileşeceğini de göz önüne alırsak sosyal öğrenim, kurumsal eğitimi tarihin tozlu raflarında bırakacaktır. Ve eminim ki; bireyi robotlaştıran kurumsal sistem kendini devam ettiren yapısal kısıtlarından kurtulur kurtulmaz bir zorunluluk olmaktan çıkacaktır. En azından bireyler için “neyi tercih etmeli” sorusu fazlasıyla absürt kaçacaktır.


Dipnotlar:

  1. Durkheim, Emile, “The Division of Labor in Society” translated by Wilfred D. Halls, Free Press, 1997
  2. Weber, Max “Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism”,translated by Talcott Parsons, Routledge, 2001
  3. Aydın, Derya Güler “Kapitalizmde Bireyin Sorgulanması” , Amme İdaresi Dergisi, Cilt43, Sayı2, Haziran 2010, sf 17-32
  4. Illich Ivan, “Deschooling Society”, Colophon books Harper Colophon books World , Harper & Row, 1983
  5. Tan, E. Mine “I. Illich ve Okulsuz Toplum”, Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt:16 Sayı:2 DOI:10.1501/Egifak_0000000968 Yayın Tarihi:1983
  6. Tan, E. Mine “I. Illich ve Okulsuz Toplum”, Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt:16 Sayı:2 DOI:10.1501/Egifak_0000000968 Yayın Tarihi:1983