Endişelenmeniz Gereken Çocuklarınızın Değil Sizin Ekran Başında Ne Kadar Zaman Geçirdiğiniz!

Endişelenmeniz Gereken Çocuklarınızın Değil Sizin Ekran Başında Ne Kadar Zaman Geçirdiğiniz!

Orijinal Başlık: It’s not kids’ screen time you should worry about – it’s yours 1

Çocukların ekran başında geçirdikleri zamanın tehlikeleri hakkında çok şey yazıldı.

Bill Gates ve Steve Jobs’un ne kadar bağımlılık yapabileceğini görerek çocuklarının teknoloji kullanımını sınırladıkları biliniyor.

Bunların yanı sıra Amerikan Pediatri Akademisi, anne-babalara 2 ila 5 yaş arası çocuklarının ekran kullanımını günde bir saat ile sınırlandırmalarını ve 6 yaş ve üstü çocuklar için “tutarlı sınırlar” koymalarını tavsiye ediyor.

Akıllı telefon bağımlılığı tüm dünyayı kıskacı altına alıyor

Buradaki ana mesaj, ekran başında geçirilen zamanın başlı başına zararlı olmasından öte, ekran zamanı nedeniyle çocuğun oyun oynama, başkalarıyla etkileşim kurma ve iyi bir gece uykusu alma gibi daha anlamlı etkinliklerden uzaklaşmasıdır.

Peki ya ebeveynler?

Bu konuda gerçekleştirilmekte olan araştırmalar, ebeveynlerin ekran kullanımının çocuğun gelişimi üzerindeki rolüne odaklanıyor ve ne yazık ki haberler iyi değil.

Kaybolan konuşma sanatı

Erken çocukluk dönemi eğitimcisi ve yazar Erika Christakis, Atlantik dergisinde ebeveynlerin teknoloji yüzünden sürekli dikkatinin dağıldığını ve bunun çocukların gelişimlerine zarar verdiğini ifade ediyor.

Ortalama bir akıllı telefon kullanıcısı telefonunu günde 85 kez kontrol ediyor. Amerikalıların neredeyse yarısı (% 46), akıllı telefonları olmadan yaşayamayacaklarını söylüyor.

Dikkati dağınık ebeveynlere yöneltilen temel suçlamalardan biri, çocuklarının dil gelişimine zarar vermeleridir. Ki dil gelişimi okul başarısının en iyi yordayıcısıdır.

Beyin gelişimi için karşılıklı iletişimin önemini gösteren çalışmaları referans alan Christakis dergideki yazısında şu ifadelere yer veriyor;

“Ebeveynlerin yeni doğmuş ve yeni yürümekte olan bebeklerle iletişimleri sırasında kullanma eğilimi gösterdikleri sesli ifadeler yüksek perdeli (tiz) tondadır, basitleştirilmiş dilbilgisine ve abartılmış bir coşkuya sahiptir. Bu konuşma tarzı yetişkinler için bıkkınlık verici olsa da bebekler bundan çok hoşlanırlar. Bu konuda yapılan bir araştırma, etkileşimli ve duygusal olarak karşılıklı bu konuşma biçimine maruz kalan 11 ve 14 aylık bebeklerin 2 yaşına geldiklerinde diğer bebeklerden iki kat daha fazla kelime bildiğini gösteriyor.”

Şimdilerde ebeveyn ve çocuk arasındaki bu önemli etkileşim, gelen bir metin, e-posta veya Instagram “like”ı nedeniyle yok olup gitme tehlikesiyle karşı karşıya.

Kaçırılan fırsatlar

Yetişkinler, bir çocuğa yeni kelimeler öğretmek için çok çaba sarf etseler dahi, gelen bir bildirim bu çabanın boşa harcanmasına neden olabilir.

38 anne ve onların iki yaşındaki çocuklarının yer aldığı bir araştırmada, annelerden çocuklarına her seferinde iki yeni kelime öğretmeleri istendi. Öğrenme periyotlarından birinde, annenin telefonu çalacak ve anne öğretime ara verip, çağrıya cevap verecekti. Diğer öğrenme periyodunda ise anne ve bebek etkileşimi kesintiye uğramayacaktı. Araştırma sonuçları, öğretimin kesintiye uğramadığı durumda çocukların kelimeleri öğrendiğini, annenin telefona cevap vererek etkileşimi kesintiye uğrattığı durumda ise çocukların kelimeleri öğrenemediğini gösterdi.

Christakis ayrıca, çocukların ebeveynlerin dikkatlerini çekmek için programlandığını da ileri sürüyor. Bu da, sürekli dikkatleri dağılmış ebeveynlerin genellikle çocukların dikkat çekmek için kullandıkları olumsuz davranışlar ve öfke krizlerini arttırma ihtimalinin yüksek olduğu anlamına geliyor.

Artan tehlike

Christakis daha endişe verici bir noktaya dikkat çekerek, dikkati dağınık ebeveynlerin çocuklarını tehlikeye attığını belirtiyor.

Christakis’in atıfta bulunduğu bir başka araştırmaya göre ise, 5 yaşından küçük çocuklar için hastaneye gitme sıklığının 3G teknolojisi olan kentlerde arttığı tespit edilmiştir.

2005 yılından 2012’ye kadar, 3G kapsama alanı genişledikçe 5 yaşın altındaki çocuklarda yaralanmalar %10 artmıştır. Araştırmacılar bunun nedenini, akıllı telefonların çocuğun bakımı ile ilgilenen yetişkinlerin dikkatini dağıtmasına bağlıyor.

Bağımlı ebeveynler

Pek çok akıllı telefon kullanıcısı, sürekli olarak telefonlarını kontrol etme, bunu yapamadıklarında öfkelenme, uygunsuz ya da tehlikeli olsa bile telefonlarını kontrol etme gibi bağımlılık belirtileri gösteriyor. Bu nedenle, yalnızca ebeveyn ve çocuk arasındaki etkileşim kesintiye uğramakla kalmıyor, aynı zamanda ebeveynler de huysuz ve somurtkan olabiliyor.

Christakis, “Mobil cihaz kullanımı nedeniyle çocukla iletişimi sekteye uğrayan ebeveynler, etkileşimde bulunan ebeveynlere göre daha çabuk sinirlenebilirler.” diyor. Bununla birlikte, Christakis, helikopter ebeveynliğinin üstün taraflarını övmekten uzak duruyor. Ebeveynler işlerini tamamlarken, çocuklara kendilerini eğlendirmelerini ya da dışarı çıkıp oynamalarını söylemenin çok iyi bir fikir olduğunu ifade ediyor. Çocukların bağımsızlığı öğrenmeleri gerekiyor, fakat asıl mesele ebeveynlerin bedenen oradayken zihnen orada olmamaları.

“Hayal edilebilecek en kötü ebeveynlik modeliyle karşı karşıyayız – bu ebeveynler fiziksel olarak her zaman oradalar, bu nedenle çocukların özerkliğini engelliyorlar, ama duygusal olarak her zaman orada değiller.”

Bunun yetişkinlere de pek bir faydası yok diyor ve ekliyor: “Bu, iletişimde sürekli olarak çamaşır makinalarının sıkma devresinde sıkışıp kalmanın dijital bir eş değeri gibi.”

“Ebeveynler kendilerinde, tüm insanlara ve her şeye bu bunaltıcı baskıyı yapma hakkını görmekten vazgeçmeliler. Çocuğunuzu bir oyun parkına götürün! Ona karşı yönlendirici olmaktan kaçının. Endişelenmeyin, her şey yolunda olacak. Ama eğer çocuğunuzla birlikteyseniz, o telefonu lütfen elinizden bırakın.”

 


Dipnotlar:

  1. Gray, A. (2018, Haziran 27). It’s not kids’ screen time you should worry about – it’s yours [Web blog yazısı]. https://www.weforum.org/agenda/2018/06/it-s-not-kids-screen-time-you-should-worry-about-it-s-yours adresinden erişildi.
Mimarların Yüzyıl Önce Aldığı Kararlar Bugün Öğrenimi Nasıl Etkiliyor?

Mimarların Yüzyıl Önce Aldığı Kararlar Bugün Öğrenimi Nasıl Etkiliyor?

Orijinal Başlık: How Decisions Architects Made A Century Ago Affect Learning Today 1

Mimarların Yüzyıl Önce Aldığı Kararlar Bugün Öğrenimi Nasıl Etkiliyor?

Devamını Oku


Dipnotlar:

  1. Kamenetz, A. (2018, Haziran 9). How Decisions Architects Made A Century Ago Affect Learning Today [Web blog yazısı]. https://www.kqed.org/mindshift/51411/how-decisions-architects-made-a-century-ago-affect-learning-today adresinden erişildi.
Hikâye Okurken Çocuğunuzun Beyninde Neler Oluyor?

Hikâye Okurken Çocuğunuzun Beyninde Neler Oluyor?

Orijinal Başlık: What’s Going On In Your Child’s Brain When You Read Them A Story? 1

“Üç Ayı hikayesini istiyorum!”

Bu günlerde anne-babalar, bakıcılar ve öğretmenler bu talebi yerine getirmek için pek çok seçeneğe sahip. Bu hikayenin resimli kitabını okuyabilir, çizgi filmini açabilir ya da sesli kitaptan faydalanabilirsiniz.

Yeni yayımlanan bir çalışma, aynı hikayenin farklı biçimlerde sunulduğu bu durumların her birinde çocukların beyinlerinde neler olabileceğine dair bilgi veriyor. Çalışmanın yürütücüsü Dr. John Hutton, bu durumu gözle görülür bir “Goldilocks etkisi” olarak yorumluyor – bazı hikaye anlatma biçimleri çocuklar için “çok soğuk” olabilirken, diğerleri “çok sıcak” olabilir. Ve elbette, bazı hikaye anlatma biçimleri de “ideal” olabilir.

Doktor Hutton, Cincinnati Çocuk Hastanesi’nde özellikle okumayı öğrenme sürecinde “erken okuryazarlık dönemi”ne özel ilgi gösteren bir araştırmacı ve çocuk doktorudur. Gerçekleştirdiği çalışmada 4 yaşlarında 27 çocuğa üç farklı biçimde hikayeler sunulmuştur. Bunlar; sadece sesli hikaye (masal); hikaye ve görsel (hikaye kitabı); sesli ve hareketli görseldir (çizgi film). Çocuklar hikayelerle ilgilenirken, Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI) makinesi ile çocukların belirli beyin ağlarındaki aktivasyon ve ağlar arasındaki etkileşim incelenerek analiz edilmiştir.

Hutton, bu süreci “Beyindeki ağların hikayeden etkilenmesinin olası olduğu fikrinden yola çıktık.” diye açıklıyor. Beyindeki bu ağlardan biri dil, bir diğeri görsel algı, üçüncüsü görsel imge olarak ele alınıyor. Dördüncüsü ise Hutton’un “ruhun olduğu yer, içsel yansıma-sizin için esas önemli olan şey” dediği, varsayılan mod ağı olarak tanımlanıyor. Varsayılan mod ağı, bireyin aktif olarak dış dünyayı içeren belirli bir zihinsel göreve odaklanmadığı sırada daha aktif görünen beyin bölgelerini içerir.

Araştırma sonucunda Hutton’un bahsettiği “Goldilocks etkisi*” göz önünde bulundurularak araştırmacılar tarafından şu sonuçlar ortaya koyulmuştur:

  • Çocukların sadece sesli hikayeyle meşgul olduğu durumda (çok soğuk): Beynin dil merkezindeki ağların etkinleştiği görülmüş, ancak beynin diğer bölgelerinde genel olarak az bağlantı gerçekleştiği saptanmıştır. Araştırmacılar bu durum için “Çocukların anlamak için zorlandıklarını gösteren fazlaca kanıt vardı.” diyor.
  • Çocukların sesli ve hareketli görselle (çizgi film, animasyon) meşgul olduğu durumda (çok sıcak): Dil ve görsel algılama merkezindeki ağlarda aşırı hareketlilik gözlemlenmiş, ancak beynin farklı ağları arasında pek fazla etkileşime rastlanamamıştır. Hutton “Beynin dil merkezindeki ağlar hızlı veri akışına sahip bu sesli ve hareketli hikayeye ayak durmaya çalışıyordu” diyor. “Biz bunu, sesli ve hareketli animasyonun çocuğun işleteceği tüm zihinsel süreçleri çocuk için yaptığı şeklinde yorumladık. Hikayenin ne anlama geldiğini çözebilmek için maksimum enerji harcıyorlardı.” Üç durum içerisinde çocukların hikayeyi anlamlandırmakta en çok zorlandıkları durum bu olmuştur.
  • Çocukların resimli hikaye kitaplarıyla meşgul oldukları durum ise Hutton tarafından “ideal” olarak tanımlanıyor. Çocukların hikaye kitabındaki görsellerle meşgul olduğu durumda dil merkezindeki ağların etkileşiminin, yalnızca sesli hikayeyle meşgul olunan duruma göre azaldığı görülmüştür. Hutton bu durumu, sadece kelimelere dikkat etmek yerine, çocukların hikâyeyi anlamlandırmak için görselleri ipucu olarak kullanmaları olarak açıklamaktadır. “Çocuklara bir resim verin, böylece zihinlerini çalıştıracak bir nedenleri olur” diyen Hutton, “Animasyon ile sesli, hareketli ve görsel uyaranların hepsi bir kerede birbirinin üzerine yığılıyor ve çocuklar zihinlerinin farklı bölgelerini çalıştırmak zorunda kalmıyorlar.” diyerek sözlerine devam ediyor.

Araştırmacılar, çalışmanın en önemli bulgularından biri olarak çocukların resimli hikaye kitabı ile meşgul olduğu durumda, dil, görsel algı, görsel imge ve varsayılan mod olmak üzere beyindeki tüm bu ağların kendi aralarında ve birbirleriyle etkileşiminin arttığı sonucuna ulaştılar.

Hutton, 3-5 yaş arasındaki çocuklar için, görsel imge ve varsayılan mod ağlarının geç olgunlaştığını ve bu ağların beynin geri kalanıyla bütünleşmek için pratik yaptığını söylüyor. “Animasyon ile bu ağları geliştirme fırsatını kaçırıyor olabilirsiniz.”

Çocuklara bir hikaye okuduğumuzda, zihinleri göründüğünden daha fazla işlem yapıyor. “İşte bu görselleri bir araya getirerek zihinlerinde canlandırmalarını sağlayan beyin kaslarıdır.” Hutton uzun vadede, çok fazla animasyona maruz kalan çocukların, yeterli zihinsel bütünleştirme geliştirememe riskiyle karşı karşıya kalacağından endişe duyuyor.

Çocuklar, beyindeki çeşitli ağları harekete geçirmek için yeterli alıştırma yapmadıklarında yalnızca dile ilişkin ağların yoğunluğunun üstesinden gelmekte zorlanarak, okudukları ile ilgili zihinsel resimler oluşturma konusunda daha az yetenekli hale gelebilirler ve bunlar hikayenin içeriğini çok daha az yansıtabilir. Bu durum, bir kitaptan en iyi şekilde yararlanma becerisine sahip olmayan “isteksiz bir okuyucu” stereotipine karşılık gelmektedir.

Araştırmadaki ilgi çekici notlardan biri de vücudu çevreleyen ve hareketsiz kalmayı zorunlu kılan bir MRI makinesinin kısıtlamaları göz önünde bulundurulduğunda MRI makinesinde resimli hikaye kitabıyla meşgul olmanın anne ya da babanın kucağında hikaye okumaktan daha iyi olamayacağına ilişkindir. Hutton bu durumda duygusal bağlanma ve fiziksel yakınlığın eksik olduğunu söylüyor. Araştırmada hikaye okuma süreci “Diyaloğa dayalı okuma” olarak bilinen, hikayeyi okuyan ebeveynin belirli kelimeleri vurguladığı ya da resimleri göstererek “Kedi nerede?” gibi sorularla çocuğu teşvik ettiği okuma biçimden farklılık göstermektedir. Hutton bunun “tamamen farklı katmanda” bir okuma biçimi olduğunu söylüyor.

İdeal bir dünyada, çocuğunuza hikaye okumak için her zaman orada olursunuz. Bu küçük ölçekli ön çalışmanın sonuçları, ebeveynler çocukları için elektronik cihazlara yöneldiklerinde yalnızca sesli hikaye veya animasyon yerine, anlatılan, resimlendirilmiş bir e-kitabın en sade biçimini tercih etmelerini önermektedir.


* Goldilocks etkisi nedir?
Hikayenin 3-5 yaşlarındaki çocuklara yalnızca ses ile aktarılması hikayenin zihinde işlenmesi için fazla bilişsel zorlama gerektirmekte, bu durum beyindeki ağların etkileşiminin kısıtlı olması dolayısı ile Goldilocks etkisine göre “çok soğuk” olarak nitelendirilmektedir.
Hızlı hareket eden görseller hayal gücünü sınırlayarak, beyin ağları arasındaki etkileşimi daha az gerekli kılmakta, bu durum Goldilocks etkisine göre “çok sıcak” olarak nitelendirilmektedir.
Hikayenin resimli kitap ile aktarılması, ne beyindeki ağların sınırlı bir biçimde etkileşmesi ne de hızlı veri akışının hayal gücünü sınırlayıcı etkisine sebep olmadan resimlerden ipucu alarak çocuğun dille bağlantısı kendisinin kurmasına, bilgiyi ve bilginin işleyişini öğrenmesine olanak verdiğinden “ideal” olarak tanımlanmaktadır.


Dipnotlar:

  1. Kamenetz, A. (2018, Mayıs 24). What’s Going On In Your Child’s Brain When You Read Them A Story? [Web blog yazısı]. https://www.npr.org/sections/ed/2018/05/24/611609366/whats-going-on-in-your-childs-brain-when-you-read-them-a-story adresinden erişildi.
Siyasi Partilerin 2018 Seçim Bildirgeleri: Eğitim Alanındaki Politika ve Vaatlerin Karşılaştırılması

Siyasi Partilerin 2018 Seçim Bildirgeleri: Eğitim Alanındaki Politika ve Vaatlerin Karşılaştırılması

Seçim bildirgeleri, toplum ile devlet arasındaki bağı kuran siyasi partilerin iktidara geldikleri takdirde yürütecekleri politikaları kamuoyuna açıkladıkları bildiri metinleridir. 80 milyon nüfusa sahip ülkemizde 17 milyondan fazla öğrencinin örgün eğitime kayıtlı olduğu düşünüldüğünde seçim bildirgeleri kapsamı içinde toplumun tüm kesimlerini kaçınılmaz olarak etkileyecek konuların başında “eğitim” başlığının geldiği açıktır. Devamını Oku

Çocukların Ev İşlerine Katılımında Toplumsal Cinsiyet Kalıplarının Etkisi Nedir?

Çocukların Ev İşlerine Katılımında Toplumsal Cinsiyet Kalıplarının Etkisi Nedir?

Orijinal Başlık: Children’s Participation in Housework: Is there a case of gender stereotyping? Evidence from the International Survey of Children’s Well-Being (ISCWeB) 1

Giriş

Birleşmiş Milletler 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri içinde yer alan temel hedeflerden biri kadın-erkek eşitliğinin sağlanması ve kadınların konumunun güçlendirilmesidir. Evrensel geçerliliği olan bu hedef, orantısız bir şekilde kadınlara yüklenen, mali karşılığı olmayan bakım hizmetlerinin ve ev işlerinin değerinin açıkça tanınmasını gerektirmektedir. Cinsiyet; yetişkinlerin (Blair ve Lichter, 1991; Bianchi ve ark. 2000; Crompton ve ark. 2005) ve çocukların (Bianchi ve Robinson, 1997; Cohen, 2001; Evertsson, 2006; Gershuny ve Sullivan, 2014) ev işlerine yaptıkları katkıları açıklayan temel özelliklerden biridir. Çocukların yaptıkları katkıların doğası ve miktarı, büyük ölçüde yetişkinler tarafından kontrol edilir (Vogler, Morrow ve Woodhead, 2009). Bu kontrolün çocukluk ve ergenlik dönemlerinde azalması beklenmekle birlikte, çocukların ev işlerine katılımı, aile ve toplum içindeki mevcut toplumsal cinsiyet kalıpları ve beklentilerinden etkilenmeye devam edecektir. Devamını Oku


Dipnotlar:

  1. Bruckauf, Z. ve Rees, G. (2017). Children’s Participation in Housework: Is there a case of gender stereotyping? Evidence from the International Survey of Children’s Well-Being (ISCWeB) [Web blog yazısı]. https://www.unicef-irc.org/publications/898-childrens-involvement-in-housework-is-there-a-case-of-gender-stereotyping-evidence.html adresinden erişildi.
Eğitimin Geleceği: 2030 Projeksiyonları Üzerine

Eğitimin Geleceği: 2030 Projeksiyonları Üzerine

1970’lerde Üçüncü Sanayi Devrimi ile gelen kırılma, üretim ve tüketim biçimlerinden örgütlenme biçimlerine, birikim ve bölüşüm dinamiklerinden toplumsal yaşam dinamiklerine kadar tüm alanlarda bir geçiş, bir dönüşüm süreci başlatmıştır. Bu dönemden günümüze sadece ekonominin değil, toplumsallığın, bu doğrultuda da günlük yaşam pratiklerinin dönüşümü hızlanarak devam etmiştir. Gelinen noktada ise yeni bir kırılma noktasını mı, yoksa bir devamlılığı mı temsil ettiği tartışılan Dördüncü Sanayi Devrimine geçişin anlamlandırılmasına yönelik çabalar, kendini her alanda göstermeye devam etmektedir. Küreselleşmenin ve neoliberal politikaların dayandığı sınırlarda- yani kapitalizmin önceki evrelerinde metalaşmamış olanı metalaştırdığı, finans piyasalarının yıkıcı bir büyüme yaratacak denli genişlediği ve birbirine entegre olduğu bir ekonomik yapıdayeni bir zemine kavuşan ve sektörleşen eğitim, dönüşüm alanlarından biri olmuştur. Bugün ise Dördüncü Sanayi Devrimine geçiş süreci, eğitim için yeni bir dönüşüm zemini oluşturmaktadır. Devamını Oku

Öğretmen Performans Değerlendirme ve Aday Öğretmenlik İş ve İşlemleri Yönetmelik Taslağı Üzerine Değerlendirmeler

Öğretmen Performans Değerlendirme ve Aday Öğretmenlik İş ve İşlemleri Yönetmelik Taslağı Üzerine Değerlendirmeler

Öğretmenlerin performansı, sonuçları ve etkileri bakımından toplumda hemen hemen her kesimi ilgilendiren bir niteliğe sahiptir. Bu nedenle öğretmenlerin işleri ve performansı hakkında öğrenciler, aileler, öğretmenlerin kendi meslektaşlarından bürokrasi ve siyasete kadar herkes çeşitli eleştirilerde bulunmaktadır. Bu eleştirilerin en azından bir kısmı haklı bile olsa, eleştirilerin tarzı ve üslubu öğretmenleri incitebilmekte ve öğretmenlik mesleğinin itibarını zedeleyebilmektedir. Daha da önemlisi öğretmenlere yönelik eleştiriler çoğu zaman bir veriye dayalı olmaktan çok, sayısı bir milyonu bulan öğretmen kitlesi içinde bireylerin ya kendi eğitimlerinde ya da çocuklarının eğitiminde kişisel gözlem ve deneyimlerine dayalı genellemelere veya medyada yer alan çeşitli vakalara dayalı genellemelere dayalı olarak dile getirilmektedir. Ne yazık ki, bu eleştirileri destekleyecek, kanıtlayacak sistematik bir değerlendirme ve veriye sahip olmadığımız gibi, bu eleştirileri reddedecek ve yanlışlayacak verilere de sahip değiliz. Bu bağlamda öğretmenlerin performansının değerlendirilmesi öğretmenleri işi ve performansı hakkında daha sağlıklı bir bilgi oluşturmaya ve bu bilgiye dayalı olarak öğretmenler hakkında daha objektif yargılarda bulunmaya katkı sağlayacaktır. Bu çerçevede etkili bir performans değerlendirme sistemi oluşturulması, öğretmenlerin haklarının korunması yanında öğrenciler, veliler ve genel olarak kamuoyu önünde hesapverebilirliklerinin geliştirilmesine katkı sağlayacaktır. Devamını Oku

Okullar Dezavantajlı Öğrenciler İçin Fark Yaratabilir Mi?

Okullar Dezavantajlı Öğrenciler İçin Fark Yaratabilir Mi?

Yakın dönemde gerçekleştirilen ulusal ve uluslararası değerlendirmeler Türkiye’deki genç nüfusun topluma etkin katılımı için gerekli bilgi ve beceri düzeyinin oldukça düşük olduğunu gösteriyor. Bu noktada 2015 yılında zorunlu eğitim çağındaki öğrencilerin bilgi ve becerilerini değerlendirmek amacıyla uygulanan üç farklı sınavın Türkiye’ye ilişkin sonuçlarını hatırlamak faydalı olabilir. İlk olarak, geçtiğimiz yıl OECD tarafından açıklanan PISA 2015 sonuçları, Türkiye’deki öğrencilerin matematikte %51,4’ünün, fende %44,5’inin okumada ise %40’ının temel becerilerden yoksun olduğunu gösteriyor. Benzer şekilde TIMSS 2015 sonuçlarına göre, 8. sınıftaki öğrencilerin %30’u matematikte, %18’i ise fende en alt düzeyde yer alıyor. Son olarak, MEB tarafından ulusal ölçekte geliştirilen ve ilk kez 2015 yılında uygulanan ABİDE uygulamasının 2017 Aralık ayında açıklanan sonuçları, 8. sınıf öğrencilerinin %26,4’ünün matematik alanında, %17,9’unun ise fen alanında en düşük düzeyde becerilere sahip olduğuna işaret ediyor. Devamını Oku