Prof. Dr. Mustafa Safran ile Öğretmen İstihdam Politikaları Üzerine bir Söyleşi

Eğitim ve Bilim Dergisi Ocak 2014 sayısında yayımlanan “2013 KPSS Sonuçlarının Öğretmen Adaylarının Mezun Oldukları Alanlara Göre İncelenmesi” başlıklı makalenizin en dikkat çekici bulgusu sizce nedir? Bu bulguyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Araştırma; eğitim fakültelerinin ortaöğretim öğretmenlik alanlarından mezun olan öğrencilerin, diğer fakültelerde aynı branştan mezun adaylara göre daha nitelikli ve yeterli öğretmen olduklarını ortaya çıkarıyor. Branşların çoğunda eğitim fakültesi mezunu öğretmen adayları diğer fakültelerden mezunlara kıyasla daha başarılı görünüyor. Bu bulgu, eğitim fakülteleri öğretim üyesi, fiziki alt yapı gibi alanlarda daha fazla desteklenirse çok daha başarılı ve nitelikli öğretmen adayları yetiştireceği inancını bize veriyor.

Makalenizde bilimsel veriye dayalı istihdam politikalarının var olması gerektiğini vurguladığınız bir bölüm var. Bu konuyu biraz daha açabilir miyiz? Eğitim fakültelerinin yaşadığı bu sorunun diğer fakülte mezunlarının istihdam sorunundan kaynaklı olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Öğretmen istihdamındaki sorun sadece eğitim fakültesi dışındaki fakülte mezunlarından kaynaklı değil, eğitim fakülteleri de aslında bir sorun. Şu an Türkiye’de 75 tane eğitim fakültesi var. Eskiden 40 civarındaydı ve son 5-6 yılda bu kadar artış oldu. Eğitim fakülteleri ile birlikte fen-edebiyat fakültelerinin de sayısı yükseldi. Eğitim fakültesi öğrencilerinin sayısı bugün 220.000, fen-edebiyat fakültesi öğrencilerinin sayısı 280.000 civarında. İlahiyat fakültesi, güzel sanatlar, iletişim, beden eğitimi spor yüksekokullarına da pedagojik formasyon hakkı tanındığı düşünülürse, öğretmen yetiştiren tüm kurumlarda 734.000 öğrenci okuyor şu an. Bu da gelecek 4 yıl içinde 734.000 öğretmen adayı devreye girecek demek. Atama bekleyen öğretmen sayısı ise 300.000 civarında. Bu da 4 sene sonra toplamda 1 milyon öğretmen adayımız olacak demek. Öğretmen ihtiyacı MEB’deki tüm branşlarda şu an 129.000 görünüyor. Her sene toplamda 80.000 kişi eğitim ve fen-edebiyat fakültelerinden mezun oluyor. Yılda 40.000 öğretmen atansa bile 40.000 zaten açıkta kalacak. Yani mevcut 280.000 atanamamış öğretmen sayısına her sene 40.000 daha ekleniyor. Yıllık 40.000 öğretmen alımı da en fazla 2-3 yıl daha devam edecek. Ondan sonra o da bitecek, yeni atamalar sadece emekli olan veya vefat eden öğretmenlerin yerine yapılacak. Bunun da yıllık ortalaması sadece 10.000.

Eğitim fakültesinden mezun kişilerin sadece öğretmenlik hakkı var, ama diğerleri başka alanlarda da istihdam edilebilir. Diğer fakültelere öğretmenlik yolu açtığınız zaman, çok büyük bir kitle öğretmen olmak için sizin önünüzde duruyor. İşte bu plansız yapı bizi buraya getirdi. Ancak sorun sadece fen-edebiyat fakültelerinden kaynaklanmıyor. Aslında bu sorun bugünün meselesi değil. 1996 yılından başlayan ve hatta daha önceki yıllara da sirayet eden bir sorun. 1996 yılında 8 yıllık zorunlu eğitime geçilmesi ile ortaokullarda öğretmen açığı ortaya çıktı. Bu yıllarda tüm eğitim fakültelerine hem normal hem ikinci öğretim öğrencisi aldık. Dolayısıyla 2000 yılında öğretmen adayları mezun olmaya başlayınca arzla talep arasındaki denge bozuldu. 1996 yılından sonra öğretmenlik kontenjanları çok yükselince ihtiyacın 5 katı öğretmen adayı oldu. 2000 yılından önce öğretmenler KPSS ile atanmıyordu, arz talep dengesindeki bu sorun KPSS ile atanma kriterini doğurdu. 2013 yılına geldiğimizde de KPSS’ye başvuran öğretmen adayı sayısı 300.000’e kadar yükseldi. Eğitim fakültelerinin sayısının çok yükselmesi ve ikili öğretime geçilmesi de bu konuda sorunun kaynağını oluşturuyor. Neyse ki geçen yıl ikili öğretimlerin büyük bir kısmı kapatıldı.

Yakın zamanda eğitim fakültesi dışındaki fakülte mezunlarına da öğretmenlik yolunu açan pedagojik formasyon eğitimi için Kasım 2013’te öngörülen 20.000 kişilik kontenjanın, yoğun başvuru sonucunda 30.000’e çıkarılmasına karar verildi. Hâlihazırda böyle bir sorun varken YÖK’ün bu kararını nasıl yorumluyorsunuz? Bu karar neden alındı sizce?

Aslında yetkililer formasyon eğitimini hayat boyu öğrenme mantığı çerçevesinde ele alıyor, bu yüzden kontenjanlarının sınırlandırılması gerektiğini düşünmüyorlar. Ama 60.000 kişinin içinden 20.000 kişiye formasyon hakkı tanındığı zaman, kişi kendini hak kazanmış olarak görüyor, MEB’i de atama mercii olarak düşünüyor. Kontenjanların arttırılması ile nitelikli öğretmen yetiştirmek yerine, sahip olduğu hakkın peşine düşecek, MEB’e atama zorunluluğunu hatırlatacak durumlar ortaya çıkıyor. MEB 1980’e kadar hem yetiştiren hem atayan kurumdu. Yani öğretmen denildiğinde mutlak söz sahibiydi. Şubat’ta 30.000 kişiye formasyon hakkı veriliyor, Eylül’de 30.000 kontenjan daha açılması planlanıyor. Bunlara ek olarak dershanelerde öğretmenlik yapıp formasyonu olmayan 20.000 kişiye de sistemin içine dahil edilebilmeleri için formasyon verilecek. Bu durumda bu yıl 50.000 kişiye daha formasyon verilmiş olacak. Bu sayıdaki adayı istihdam edebilecek fiziki mekân, eğitim verecek öğretim üyesi, uygulama imkânı sağlayacak okul varsa neden lisans kontenjanları genişletilmiyor? Burada bir çelişki var. Eğitim fakültelerinde öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı 60-70, bilgisayar başına düşen öğrenci sayısı 80-100. Biz şimdiye kadar hep nicelikle uğraştık, niteliği yükseltmek istiyoruz, eğitim vizyonunda hep bunu konuşuyoruz. Mevcut öğrencide istediğimiz niteliği göremezken, bu 50.000 kişiye nasıl nitelikli formasyon sağlanacak? Hangi okulda staj yapacak, bunların düşünülmemesi lisans düzeyinde başvuruları azaltmaz mı? Öğretim üyeleri ders yükünün altından nasıl kalkacak?

İstihdama yönelik problemler, eğitim fakültelerinden çok diğer fakültelerin sorunu gibi görünüyor. Bunu MEB üstüne almış durumda, bunun başka bir alternatifi var mı sizce? Bu sorunun çözümü nasıl bulunabilir?

Hemen hemen tüm gelişmiş ülkelerde, temel bilimler mezunu bireyler kamu kurum ve kuruluşlarına bağlı araştırma enstitülerinde istihdam ediliyor. Örneğin İç İşleri Bakanlığı’na bağlı Çevre Enstitüsü, Nüfus Enstitüsü, İnsan Güvenliği Enstitüsü gibi çeşitli alanlarda araştırmaları yürüten farklı enstitüler var. Her bakanlığın bünyesinde çok farklı enstitüler kurulmuş. Üniversite enstitülerinden farklı olarak sadece bağlı oldukları kurum için araştırmalar yürütüyorlar, ama bilgi, donanım bakımından üniversitelerdeki enstitülerle yarışabilecek yapıdalar. Türkiye’de ise bir bakanlığın proje ihtiyacı olduğunda üniversitelere yöneliyor. Üniversiteden giden hocalar önce kurumu tanıyor, faaliyetlerini ihtiyaçlarını analiz ediyor. Ondan sonra da proje için çalışmaya başlıyorlar. Bütün çalışma zamanını o kurumun içinde geçiren, o kurum bünyesinde yetişmiş bir akademik yapının sağlayacağı katkı, çıkaracağı ürün çok daha verimli olacaktır. Örneğin Almanya’daki 4 enstitüde 50-60 bin insan çalışıyor. Japonya’da ise 25 tane enstitü var bu şekilde çalışan. Türkiye 1955’te Şap Enstitüsü’nü kurmuş, hala da çalışmalarına devam ediyor. 1955 yılında Şap Enstitüsü’nü kurma fikri olan bir ülkenin, günümüzde kurumların bu kadar geliştiği bir dönemde ar-ge birimleri enstitüye dönüştürülmemiş olması düşünülemez. Böylece buralarda temel bilim mezunları araştırmacıların istihdam edilebileceği görülüyor.

Bunun dışında eğitim fakültesi dışındaki fakülte mezunları formasyona yönlendirileceğine, başka alanlarda yüksek lisansa teşvik edilse interdisipliner bir bakış açısı ile yetişmiş bireyleri istihdam etme olanağımız daha fazla olur. Bundan 30 sene önce iktisadi idari bilimler çok tercih edilen bir alan değildi. Yeminli mali müşavirlik hakkı tanındı, daha sonra savcı, hakim ve kaymakam olabilme hakkı verildi. İstihdam olanağı arttığı için iktisadi idari bilimlere talep de arttı. Bugün kontenjanları tüm üniversitelerde dolan fakülteler konumundadırlar. MEB bile uzman olarak 50 iktisat mezunu tayin etti. Benzer bir yapıda, kanun maddelerinde değişikliğe gidilerek fen edebiyat fakülteleri mezunlarına istihdam olanağı tanınabilir. Kanun maddelerine bu şekilde haklar konulacağına, dar bir alan olan formasyona talep teşvik ediliyor. 2006’ya kadar bir üniversite kurulurken 3 fakülteden birinin fen edebiyat fakültesi olması kanunen zorunluluktu. 2006 yılında bu kanun kaldırıldı ve sonrasında temel bilimleri güçlü olmayan çok fazla sayıda üniversite açıldı. Yatay olarak fizik, kimya, biyoloji ve matematik bölümlerini tamamlamamış bir üniversitenin mühendislik fakültesi, tıp fakültesi olmaması lazım; çünkü bu bölümlerdeki öğrenciler 1. ve 2. sınıfta temel bilimlerin derslerini alıyorlar. Fen-edebiyat fakültelerindeki nitelik düşüşü temel bilimlerin zayıflamasına neden oluyor. Bu durum da Türkiye’de birçok alana büyük zarar veriyor. Eğitime bir bütün olarak baktığımız zaman fen-edebiyat fakültelerinin niteliğinin artmasını en çok arzu eden insanlardan biri benim. Dünyanın her yerindeki bilim adamları en nitelikli, donanımlı insanlar olmalı. Bu konuda tedbirler alınmalı, ama duruma hiç bu yönden bakılmıyor. Tüm bunlar da üniversite sınavından düşük puan almış öğrencilerin fen edebiyat fakültelerini tercih etmelerine neden oluyor. Fen-edebiyat fakültesi mezunlarına öğretmenlik hakkı tanımak da yüksek puan almış öğrencilerin fen-edebiyat fakültelerini tercih etmelerini sağlamıyor. 2010 yılında öğretmenlik hakkı tanındığı biliniyordu, ancak puanlarda bir değişiklik olmadı. Hatta Türkiye’de 8 üniversitedeki fizik bölümü öğrenci tercihi olmadığı için kapandı, Ankara Üniversitesi fizik bölümü kontenjanları dolmadı.

Birçok ülkede temel bilimleri seçen öğrenci sayısını arttırmak adına programlar değiştiriliyor, çeşitli teşvikler sunuluyor. Ama ülkemizde fen-edebiyat fakültelerini seçenlerin sayısı sizin de söylediğiniz gibi azalmaktayken neden bu tarz bir teşvik yapılmıyor?

Güzel bir noktaya değindiniz. Türkiye’deki fen-edebiyat fakültelerindeki ders programlarına baktığımızda, 10-15 senedir aynı dersler var. Nadiren bir ders eklenerek ya da çıkarılarak ders programları hazırlanıyor. Halbuki diğer ülkelerin çoğunun programlarında tamamen yapılandırılmış bir program yok. Seçmeli dersleri bile çok zengin. Örneğin çağın hastalığı ne ise, hangi sorun güncelse onu koyuyorlar seçmeli ders olarak ve öğrenciler seçebiliyor. Ayrıca programları çok dinamik ve güncel, bizde ise statik bir yapı var.

Devlet arşivlerinde 100 milyon eski yazılı arşiv belgesi var. Yılda ancak 100 ya da 125 bini okunabiliyor. Edebiyat fakültelerindeki Türk Dili ve Tarih bölümlerine Osmanlıca, siyakat, divani gibi derslere ağırlık verilse, Tarih bölümü mezunları öğretmenlik için çaba sarf edeceklerine eski yazı uzmanı olarak arşivlerde çalışabilirler. Arşivlerde eski yazıları okuyacak kişi bulamıyorlar. Arşivlerdeki tüm belgelerin okunması için 100 seneye ihtiyaç var. Tarih bölümünde turizme yönelik bir tek ders bile yok. Yurt dışında ise bu dersler olduğu için tarih mezunu rehberlik yapabiliyor. Tarih bölümünde sanat tarihine yönelik neredeyse ders yok. Öğrencilere ilgi alanlarına göre ilerleme şansı veremiyoruz.

Mesela biyoloji bölümünden mezun olacak bireyin yeni yüzyılda nasıl bir donanımla bu fakülteden mezun olması gerekiyor sorusunu sormuyoruz kendimize. Yani bu çocuk buradan mezun olduğu zaman biyolog olacak, biyoloji öğretmeni olacak veya biyoloji araştırma uzmanı olacak. Nasıl bir donanım alması lazım, bunun yeterliklerinin ne olması lazım. Program hazırlanırken; bölümdeki hocaların alanına göre dersler seçiliyor. Hocalar da gidip tezini anlatıyor, kendini geliştirme de yok. Gerçekten üniversiteler de aynı MEB gibi. MEB’de 784 bin öğretmen var, bunun sadece bir bölümü idealleri doğrultusunda mesleğini devam ettiriyor.

KPSS sonuçlarına bakınca fen-edebiyat fakültesindeki öğretim elemanları, eğitim fakültelerine üniversite sınavında iyi puan almış öğrenciler geldiği için KPSS’de yüksek puan aldıklarını söyleyeceklerdir. Ancak öğrenci zayıf geldiği için zayıf mezun edilmesi gerekmez ki. Yeterliğe ulaşıncaya kadar onları mezun etmemek fen-edebiyat fakültesindeki öğretim elemanlarının elinde, yetiştirip öyle mezun edilebilir.

Az önce ders içeriklerinden bahsettiniz fen-edebiyat fakülteleri için, peki eğitim fakültelerinin programları nasıl şekillenmeli?

Eğitim fakültelerinde de aynı sorun var. Eğitim fakültelerinin programları merkeziydi. 1998 yılında YÖK değiştirilmez bir program verdi bize, o da bizi sarstı. 2006 yılına kadar kimse o program üzerinde bir değişiklik yapamadı. Normalde 1998 yılında hazırlamış bir programın ilk mezunları verildikten sonra gözden geçirilmesi gerekirdi, çünkü programların ürünü ortaya çıkmış oluyordu. 2006 yılında kısmen revize edildi, 2010 yılında ise seçmeli dersleri geliştirebilirsiniz dendi. Fakat aynı fen-edebiyatlardaki alan taassubu mantığı eğitim fakültelerinde de var. Hocalarda ‘bu benim alanımsa, bu ders de en önemli derstir’ düşüncesi hakim.

Yalnız eğitim fakültelerinin bir avantajı var, aslında o avantajı lehlerine çevirebilirler. Öğretmen yeterlikleri MEB tarafından tanımlandı, öğretmen yeterliklerine göre programları dizayn edebilirler. Öğretmen yeterliklerinde MEB öğretmenler için alan, özel alan, iletişim, öğrenci ve veli ilişkisi bağlamında istenen kriterleri tanımlanmış. Bizim görevimiz aslında o yeterlikleri verebilecek dersleri programa koymak. Eğitim fakülteleri olarak, biz de bunu yapamadık. Fen-edebiyat fakültelerinde olduğu gibi, eğitim fakültelerindeki bu dinamizmden uzak, statik yapı sorun oluşturuyor.

Yurt dışında ise ilköğretim müfredatları bile oldukça hızlı güncelleniyor. 2001 yılında Amerika’da olan 11 Eylül saldırısından sonra sosyal bilgiler derslerine uluslararası terörizm ünitesi kondu. Olaydan bir sonraki eğitim yılında ortaokul düzeyindeki çocuklara bile uluslararası terörizm anlatıldı ve 11 Eylül saldırısı ile ilgili bilgilere yer verildi. Biz de o zamanlarda ilköğretim müfredatlarını güncelliyorduk. Amerika’da müfredatların ne kadar hızlı değiştirildiğini biz o zaman gördük. Biz de ise yanlış bir kanaat var, bir olayı tarih diye nitelememiz için üstünden 50 yıl geçmesi gerekiyor. İngiltere’de şu an 2008 yılına kadarki gelişmeler yani yakın tarih ders kitaplarında yer alıyor. Çok yönlü bakış açısı geliştirmek en önemli eğitim becerilerinden biridir, biz de ise bir korku var. Türkiye’nin bugünkü durumunu anlayabilmek için Körfez Savaşı’nın bile bilinmesi gerekiyor. Eğer o olayları bilmiyorsanız 2014’te Türkiye’nin yaşadıklarını anlamak mümkün değil. 2004’te yapılan son müfredat değişiminde Ziya SELÇUK Bey ile çalışırken müfredat konularını 2002 yılına kadar getirmiştik. Dolayısıyla şimdi de müfredatın güncellenmesi gerekiyor, ben isterim ki müfredat konuları 2010’a kadar gelsin.

MEB Fatih Projesi’ni başlattı, ama eğitim fakültelerinin çoğunda bu teknoloji yok. Fen-edebiyat fakültelerinde ise hiç yok. Yani üniversitelerde böyle bir öğretim yöntemi yok, donanım olsa bile bu teknoloji kullanılarak eğitim yapılmıyor. Mezunlar atanıp 2-3 sene uygulamanın içinde kaldığı zaman ancak böyle bir donanıma erişme imkânı oluyor. İstenen öğretmeni yetiştirmeden eline tebeşir veriyoruz. Diğer mesleklerde de var bu durum, çünkü uygulama yok. Ama öğretmenlik tüm bunların en gerisinde kalıyor.

Eğitim fakültelerinin de programlarını güncellemesi lazım. Ama bu akademik zihin işi, zihinsel dönüşüm yok. Eğitim fakültesindeki bir hocanın dersinden 1 saat kısılması gerektiğinde, sebebi başka zeminlerde aranıyor. Bazı derslerin içerikleri artık güncel değil, ama öğretim elemanları bunu kabullenmiyor.

Eğitim fakültelerinde öğretmen yetiştirirken birçok sorundan bahsettik, ama seçme sistemini yani KPSS’yi siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Öğretmen seçilmeli mi ya da nitelikli öğretmen nasıl seçilmeli? Seçim süreci KPSS ile mi devam etmeli, farklı bir sisteme geçilmeli mi?

KPSS’de yeni bir değişikliğe gidildi. Genel kültür, genel yetenek ve eğitim bilimlerini kapsayan eski puanlamayı kabul etmemiz mümkün değil. Zaten genel kültür soruları da genel kültürü yansıtmıyor. OECD’nin mali işler sorumlusunun adını bilmek genel kültür olarak nitelendirilemez. Türkiye’deki genel kültür algılaması farklı. Yeni yapılan sınavda ise alan bilgisinin %100 alan ölçtüğünü düşünmüyoruz, ama eski sistemden çok daha iyi bir yöntem kesinlikle. Böylece öğretmenlere kendi alanlarına özel bir baraj daha koymuş olduk. Önümüzdeki senelerde soruların daha da zenginleşeceğini düşünüyoruz.

Her şeye rağmen hesap verebilirlik açısından KPSS bir ölçü olarak kabul ediliyor, yine de tek kriter olması sıkıntılı tabii. Yeni Öğretmen Strateji Belgesi çalışmalarında da biz bu konuya vurgu yaptık. Mesleğe giriş sürecinde duyuşsal ve psikomotor beceriler ile çoklu değerlendirmeye dayanan ki seçme sınavı da bunun içinde, ürün seçki dosyası, öğretmenlik uygulaması değerlendirmesi, mülakat ve benzeri kriterleri de barındıran bir model geliştirmek gerektiğini vurguladık. Bunun yanında eğitim fakültelerine girişte de kriterler olmalı. Şu an 30.000 öğretmen ihtiyacı var, ücretli öğretmen sayısı da 20.000. 50.000 öğretmen adayını, belli bir statü ile sözleşmeli personel gibi sisteme dahil edelim. Mentör eşliğinde bir yıllık staj süresini tamamladıktan sonra çoklu değerlendirme ve ölçülebilir performansına göre değerlendirelim istiyoruz. Bu değerlendirmeler de gözle görülebilir, somut performans göstergeleri olmalı. Tüm değerlendirmeler sonrasında olumlu görünen kişi 1 yılın sonunda öğretmenlik hakkını kazansın. Diyelim ki değerlendirmede olumsuz görüldü, 1 yıl daha hak tanınsın ve tekrar değerlendirilsin. Böylece öğretmeni sistemin içinde gözleme şansımız olacak. Biz böyle bir seçme sistemi istiyoruz.

50.000 kişinin ilk alımı nasıl oluyor, yine KPSS ile mi?

Tabii. İlk eleme KPSS puan sıralaması. Bu sisteme göre mülakat 1 yılın sonunda oluyor. Mülakat yapacak komitenin içinde eğitimci, sosyolog, psikolog, alan uzmanı, idareci gibi çeşitli alanlarda kişilerden oluşması gerekiyor.

Bildiğiniz üzere alan bilgisi testi uygulamasından önce atamalar p10 puanı ile yapılıyordu. Bu puanın %40’ını eğitim bilimleri teşkil ediyordu. Şimdiki düzenlemede, yani p121 puanında eğitim bilimlerinin oranı %20’ye düşüyor. Alan bilgisi ise %50’lik bir orana karşılık geliyor. Öğretmen yeterlikleri kapsamında değerlendirdiğimizde bu değişimi nasıl buluyorsunuz?

50 alan bilgisi sorusunun içinde 10 tane de alan eğitimi bilgisi sorusu var. Alan puanını 10 puan daha düşürürsek %40, bu 10 puanı eğitim bilimlerine eklersek %40’a %30 gibi bir denge oluyor. Aslında bizim istediğimiz 70 soruydu. 20’si alan eğitimi olsun, 50’si alan sorusu olsun. Öyle olduğunda 20 tane alan eğitimi sorusu, 30 da formasyon, sorular 50-50 dengelenecekti. Ben genel kültürü, genel yeteneği de geçtim, asıl aklımdan geçen 100 tane alan sorusu, 100 tane de formasyon sorusu. Ama bu formasyon sorusunun 50’si alan eğitimi sorusu 50’si de eğitim bilimleri sorusu. Bir de gelecekte böyle olacağına inanıyorum. Aday sayısı azalacak, yetkililer 800 bin kişinin içinden 10bin kişi de seçilse çok nitelikli seçilmediğini görecek, performans değerlendirme yöntemine geçilecek. Bu yöntemin öyle veya böyle gelmesi lazım.

Araştırmada Vizyon 2023 Teknoloji Öngörü Projesi’nden bahsediliyor. Türkiye’nin öğretmen yetiştirme politikasına baktığımızda mevcut durum burada belirtilen amaçlara ne kadar yakın ve bunlara yakınlaşmak adına aslında neler yapılması gerekiyor? Deneyimlerinizle beraber bu durumu nasıl yorumlarsınız?

Aslında Vizyon 2023 Teknoloji Öngörü Projesi TÜBİTAK’ın projesiydi, Ulusal Öğretmen Yetiştirme Stratejisi de 2023’ü içine alan bir rapor. Biz bu raporda en başından, öğretmen liselerinden başlayalım dedik. Öğretmenliğe hizmet edecekse ve buradan gelen çocuklarımızı biz öğretmen yapmayı hedefliyorsak işe buradan başlamalıyız yoksa kapatalım diyoruz. Buraya gelen öğrenciler öğretmen olmak için eğitim alsın, sadece mezun olduktan sonra ilk eleme dediğimiz ölçeği geçemiyorsa başka bir yere gitsin. Ama başarılı ise tıp, mühendislik gibi bölümlere gitmesin. İşe buradan başlayalım, buradan başlamayacaksak Anadolu öğretmen liselerini Anadolu liselerine dönüştürelim. O zaman eğitim fakültelerinde öğretmen yetiştirmek için alacağımız adayda nitelik arayalım. İlk bariyeri burada koyalım. Ancak, Anadolu öğretmen liseleri olacaksa kriter koymaya buradan başlayalım. Yani, çocukken seçelim, belirlenen niteliklere göre yetişmişse üniversitede ona koyacağımız kriter biraz daha az olur, geçebilmesi kolay olsun diye.

İşin özünde 2023 için belirlenen hedeflere çok uzağız. Bunun için bazı olmazsa olmazlar var. Örneğin Finlandiya mucizesinden çıkarılması gereken derslerle ilgili bir yazı okumuştum. O yazıda eğitim sisteminde olması gereken üç şeyden bahsediyordu: sabır, istikrar, kararlılık. Bizde maalesef aynı hükümette bile dört milli eğitim bakanı değişti. Bu da politikaların uygulanmasında istikrarı olumsuz etkiledi, kısmen de zaman kaybına neden oldu. Buna ek olarak pilot uygulamalar konusunda sıkıntılar var. Yeni bir uygulama başlatılacağı zaman 30 bin okul 700 bin öğretmeninin buna uygun olduğu varsayımıyla tüm Türkiye’de sistem değiştiriliyor. Bunun öncesinde pilot uygulamanın mutlaka yapılması lazım. Ben öğretmen yetiştirme için de aynı şeyi öneriyorum; programlar 5 ayrı çeşit öğretmen yetiştirsin, bunun sonuçlarını konuşalım. Bu gerçekten çok daha güzel bir yöntem olabilir. Pilot uygulanmayınca topyekûn bir başarısızlık oluyor, teori ve pratik her zaman aynı sonuçları vermiyor. Öncelikle Tüm Türkiye’ye aynı uygulamayı yaymaktansa, daha küçük bir grupla, örneğin 700 bin öğretmenle değil de 10 bin öğretmenle pilot yapılmalı ve bunun sonuçları üzerinden karar verilmeli.

Peki Hocam, sizce pilot uygulamalar neden yapılmıyor? Seçilen 10 bin kişilik grupta işler ters giderse, ‘Neden biz?’ diye sormalarının çekincesi mi yaşanıyor?

Pilot uygulamalar farklı algılanıyor. Bir kesim bunu ayrıcalık olarak görürken, diğer bir kesim ise kendilerinin deneme tahtası olarak kullanıldığını düşünüyor. Bakış açısı maalesef bilimsel değil. Öyle olunca sağlıklı karar verilmesi de zorlaşıyor. 2023 için hedefler koymak güzel ama ulaşılabilir hedefler koyulması lazım. Geriye dönüp bakıldığı zaman, Türkiye’nin göz ardı edilmeyecek bir tecrübesi olan ama hiç entelektüel birikimi olmayan bir ülke profili çiziyor. Biz çok ani değişikliklerle ilerliyoruz. Gelişmiş ülkelerde işleyen modellerin Türkiye’ye uygulanabileceği ve denenmesi gerektiği anlayışı doğru bir anlayış değil. Bizde örneklerin çoğu Finlandiya ve Güney Kore üzerinden verilir. Ama bu örnekler verilirken Finlandiya’nın az nüfuslu bir ülke olduğu ve tüm öğretmenlerini istediği zaman toplayabildiği gerçeği göz önünde bulundurulmalı. Öğretmenler mesleğe başlayınca ömür boyu devam edecek diye bir durum söz konusu değil. Diğer yandan bakıldığında, bizim kadar öğretmen yetiştirmeyi değiştiren başka ülke yoktur. Neredeyse her yöntemi denemişizdir. Ama değiştirmekle her zaman iyi sonuçlar alınmıyor, benimsemek lazım. Hesapverebilirliği arttırmamız lazım. Hedeflere ulaşılamadığı zaman, bunun sorumlusunun hesap verebilir olması lazım. Baktığınız zaman, Türkiye bir proje çöplüğü, proje bataklığı. Biri bitmeden biri başlıyor ama biz hangisinin hayata geçtiğini görebiliyoruz? Bunların bir şekilde takip edilmesi lazım.

Hocam sizin konuyla ilgili, çalışmayla ilgili eklemek istediğiniz herhangi bir şey var mı?

Biz hassas bulduğumuz, duyarlı olduğumuz konuları, bunlarla ilgili birikimlerimizi yetkililer ve kamuoyu ile paylaşmaya, elimizden gelen desteği vermeye devam edeceğiz.

Çok teşekkür ederiz.

İlgili araştırma için tıklayınız.