Doç. Dr. Işıl Kabakçı Yurdakul ile Dijital Çağda Çocuklar ve Eğitim Üzerine

Doç. Dr. Işıl Kabakçı Yurdakul ile Dijital Çağda Çocuklar ve Eğitim Üzerine

Bu dosya konumuzda Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Işıl Kabakçı Yurdakul ile dijital çağda çocuklar ve eğitim üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Dijital yerli, dijital göçmen, dijital melez gibi kavramları, kuşaklar arası teknoloji kullanım ve yaklaşım farklılıklarını, dijital çağın eğitimde gerektirdiği dönüşümleri ve ebeveynlerin değişen rollerini ele aldığımız söyleşimizi paylaşmaktan mutluluk duyarız.

Bilgi ve iletişim teknolojilerinin kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte “dijital yerli” ve “dijital göçmen” gibi kavramlar hayatımıza girmeye başladı. Kimi kaynaklarda bu gruplama bireyin doğduğu yılı temel alarak yapılırken kimi kaynaklar bu gruplamanın bireyin sahip olduğu becerilere göre yapılmasının daha doğru olduğunu söylüyor. Bu kavramları açıklayabilir misiniz? Sizce “dijital yerli” ve “dijital göçmen” kavramları nasıl ele alınmalı?

Dijital yerli ve dijital göçmen kavramları bir fütürist olan Prensky tarafından ortaya atılmış iki kavram olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar teknolojiyle sonradan tanışan ya da teknolojiyle büyüyen yeni nesli tanımlamak ve aynı zamanda da kuşaklar arasındaki farkı vurgulamak için kullanılan iki kavram olarak da gözümüze çarpıyor. Dijital yerli için kullanılan başka kavramlar da var. Z kuşağı, net kuşağı, Google kuşağı, homo zapiens gibi farklı kavramlarla da bu kuşağın tanımlandığını görüyoruz. Yapılan tanımlamalarda X kuşağının daha dijital göçmeni yansıttığını, Y kuşağının dijital yerliye doğru yaklaşan bir yapısının olduğunu, Z kuşağının da tamamen dijital yerli olarak nitelendirdiğini görüyoruz. Tabii bu sadece bu kadarla sınırlı değil; biz şu an dijital yerliden bahsediyoruz ama dijital yerliden bahsederken dijital yerlinin üstüne bir başka kuşak daha geldi aslında. Bunlardan birazdan bahsedeceğiz.

Dijital yerliler kimi kaynaklarda 1980 sonrası doğumlu, teknolojiyle doğan, teknolojiyle yaşamını devam ettiren bireyler olarak tanımlanıyor. 1980 sonrası olarak nitelendiriliyor olması tabii ki ülkeler bazında da değişiklik gösterebilir bir durum. O yıllarda, bizim ülke olarak teknolojiyle tanışıklığımız ve diğer ülkelerin tanışıklığı açısından burada bir farklılık oluşabiliyor. Dijital yerliliği biraz daha derinlemesine irdelediğimizde şöyle söylüyoruz; dil olarak teknolojiyi ana dili gibi konuşabilmek. İkinci bir anadile sahip olma ya da ana dile sahiplik olayını nasıl tanımlıyorsak, dijital yerlilik kavramıyla ifade ettiğimiz şey de aslında teknoloji diline hâkim olabilmek. Buradan baktığımızda dijital yerlileri interneti, dijital teknolojileri, mobil araçları yani teknolojiyi yaşamlarına entegre edebilen, yaşamlarının doğal bir parçası olarak kullanabilen bireyler olarak tanımlıyoruz. Dijital yerlilerle ilgili söyleyebileceğimiz bir diğer nokta da farklı teknolojileri önceki deneyimleriyle ve geçmiş yaşamlarıyla ilişkilendirerek kullanabilen bireyler olmaları. Bununla birlikte yapılan araştırmalar öz yeterlik ve öz yetkinlik düzeylerinin daha yüksek olduğunu gösteriyor. Bazı kaynaklarda ise dijital yerliler yaş ve geçmiş yaşamdan bağımsız olarak, teknolojiyi hayatının bir parçası olarak kullanabilen bireyler olarak tanımlanıyor. Bu farklı tanımları ele aldığımızda yaş değişkeninin eleştirilen bir nokta olduğunu görebiliyoruz. Alanyazındaki bazı çalışmalarda yaşın dijital yerliliği etkileyen bir değişken olduğu belirtilirken, bazı çalışmalarda yaş ve doğum yılından bağımsız olarak teknoloji kullanım yetkinliğinin ve yeterliğinin gelişmiş olabileceği belirtilmektedir. İlgi alanlarına göre bireyler bu konuda kendilerini geliştirmiş olabiliyor; yaştan bağımsız olarak çok iyi teknoloji kullanan bireylerle de karşılaşabiliyoruz. Bu gibi durumlar, dijital yerliyi tanımlarken doğum yılının bir değişken olmadığına ilişkin görüşleri doğrular nitelikte görünmektedir.

Bu görüşlerin paralelinde, dijital yerli ve dijital göçmen olarak yaptığımız bu sınıflandırmada arada bir neslin daha olduğu belirtiliyor. Dijital göçmenlerin teknoloji kullanımı konusunda biraz daha mesafeli, teknolojik boyuttaki değişimlere karşı biraz daha dirençli olduğunu görüyoruz. Bununla birlikte, diğer özellikleri açısından baktığımızda da otoriteye riayet eden, otoriteyi seven, saygı odaklı bir yaşam sürdürmeyi tercih ettiklerini biliyoruz. Bir de teknolojiyi hayatına entegre eden, doğumu itibarıyla teknolojiyle tanışan nesil ile doğumuyla birlikte olmasa da biraz daha ileri bir dönemde teknoloji ile tanışmış olan bireyleri ayıran bir tanımlama var, işte bu bireylere de dijital melezler deniyor. Aslında Y kuşağını tanımlamak için de kullanıldığını düşünebiliriz bu kavramın. Dijital melezleri doğar doğmaz teknolojiyle tanışan bireylerden biraz daha farklı olarak teknolojiyle biraz daha geç tanışan, teknolojiye karşı daha ılımlı, teknoloji kullanımına daha sıcak bakan, yaşamına entegre edebilecek fikirler oluşturabilen bireyler olarak tanımlıyoruz. Biraz daha özgürlükçü bir yapıya sahipler ve karakteristik olarak X kuşağından oldukça farklılar; daha özgürler, daha bireyseller.

Z kuşağına baktığımızda bu durumun daha da farklılaştığını görüyoruz. Z kuşağı yani dijital yerli olarak ifade ettiğimiz kuşak daha da özgürlükçü, teknolojinin içine doğan bireyler olarak tanımlanıyor. Teknolojiyi hayatlarının bir parçası olarak kullanıyorlar, teknolojiye çok alışıklar ve teknolojiyle yaşamlarını sürdürüyorlar. Z kuşağının en temelde söyleyebileceğimiz dört tane karakteristik özellikleri var. Birincisi, teknolojiyle büyüyen bir nesil; teknolojik aşinalıkları oldukça yüksek düzeyde. İkincisi, çoklu ve paralel görevleri rahatlıkla yapabiliyorlar ve organize bir şekilde gerçekleştirebiliyorlar. Üçüncüsü, iletişim için görsellere ihtiyaç duyuyorlar; kendilerini anlatmak için ve karşı tarafı anlayabilmek için görselleri ve görsel ikonları sıklıkla kullanıyorlar. Dördüncüsü de iletişim kurarken ve bilgiye anlık ulaşabilmeyi istiyorlar. Örneğin, Z kuşağının bir bilgiye ulaşırken bir saniyenin üstünde beklemeye tahammülleri olmadığını biliyoruz. Aynı şekilde, iletişim kurarken mesajlarına anında, hemen yanıt bekliyorlar.

Bununla birlikte, kimi kaynaklarda 1980 sonrası kimi kaynaklarda 1990 sonrası doğumlu bireyler olarak nitelendirilen dijital yerlilerin sahip olduğu söylenen çoklu görevleri yerine getirme becerisinin de bir diğer eleştiri noktası olduğunu görüyoruz. Bazı kaynaklar, birkaç görevi aynı anda gerçekleştirmenin fiziksel olarak mümkün olmadığını söylüyor. Yapılan birtakım deneyler de sıralı görev yapılabildiğini ama paralel görev yapılmasının mümkün olmadığını ve bu anlamda da dijital yerlilerin sıralı görevleri gerçekleştirmede daha yetkin olduklarını ortaya koyuyor.

Dijital yerliler için söyleyebileceğimiz bir diğer boyut da bilgiye ulaşmak için interneti tercih etmeleri. Akıllarına başka bir kaynak gelmiyor. Onlar için en önemli kaynak dijital kaynaklar ve bilgiye internet üzerinden erişebilmek. Diğer nesiller açısından değerlendirdiğimizde, farklı teknolojilere ulaşabilmede daha geniş bir perspektif gösteriyorlar ve bilgiye erişmede birtakım stratejileri işe koşabiliyorlar. Sonuç olarak, dijital yerlilerin en önemli özellikleri teknolojiyi bir dil becerisi gibi düşündüğünüzde ana dili gibi teknolojiyi konuşabilmeleri ve kullanabilmeleri.

Günümüzde öğrenciler “dijital yerli” grubunda yer alırken, öğretmenlerin birçoğu “dijital göçmen” grubunda yer alıyor. Sizce “dijital göçmen” öğretmenler ve “dijital yerli” öğrenciler arasındaki farklılıklar eğitim öğretim süreçlerine nasıl yansıyor? Bu farkları azaltmak için öğretmenlere hangi becerilerin kazandırılması gerekiyor?

Dijital yerli, dijital göçmen ya da alfa kuşağı gibi sınıflandırmalar yaptığımızda bu nitelemelerle birlikte dijital bölünmüşlük kavramı da beraberinde geliyor aslında. Bunun ifade edilmesinde kullanılan, benim de çok önemsediğim bir diğer kavram ise dijital yaş farkı. Dijital dünyada bir yaş farkı var bireyler arasında. Ancak bu yaş farkı fizyolojik bir yaş farkı değil. Bu fark, dijital dünyada var olabilme becerileri açısından bir fark aslında. Çünkü dijital teknolojilerin içine doğup kullananlarla sonradan öğrenenler arasında beceri açısından önemli düzeyde farklar var. Becerinin yanı sıra özgüven gibi duygusal ve duyuşsal boyutlardaki çeşitli değişkenlerle de ifade edilebilen bir durum olduğu için; dijital bölünmüşlük sadece yetkinlik ve yeterlik açısından değil, duyuşsal anlamda da birtakım yetkinliklere sahip olmak ya da olmamak olarak ele alınabilir. Bu anlamda, dijital bölünmüşlük olarak ifade ettiğimiz nesiller arasında bir kullanım farkı ya da bir algılayış farkı. Hep söylenir büyükler tarafından “bizim zamanımızda böyleydi, bizim zamanımızda her şey daha kolaydı” gibi cümleler. Ama her kuşağın kendi içerisinde belirli özellikleri var. Bu her neslin dilinde olan bir söylem ama bizlerin, farklı nesillerin birbirimizi anlamaya ihtiyacı var.

Dijital göçmen olarak nitelendirdiğimiz öğretmenler kurallara uyan, ciddiyet duygusu daha yüksek olan, otoriteye saygılı, çalışkanlığa önem veren bireyler. Dijital yerli olarak nitelendirdiğimiz bireyler ise daha özgür, daha kendi dilleri olan, çevrimiçi ve çevrimdışı olmak üzere iki farklı hayatı olan bireyler. O yüzden bu özellikler teknolojiyi kullanma açısından pek çok farklılığı beraberinde getiriyor. Önce ilk adımımız bu kuşağı anlamak olmalı. Dijital göçmen olarak nitelendirdiğimiz bireylere şu haksızlığı yapmamamız gerekiyor. Yani dijital göçmen olarak nitelenen bireyler, üst düzey bir teknoloji yeterliği ya da teknoloji kullanım becerisine sahip değiller. Daha doğrusu dijital göçmenler anlaşılamayan karmaşıklıkta ve üst düzey teknoloji kullanıcıları değil. Bu anlamda, yeni neslin teknoloji kullanımını ve bireylerin teknoloji kullanımıyla nasıl dönüştüğünü anlamaya çalışmak ilk adımımız olmalı. Öğretmenlere de yeni kuşağı anlamaya ilişkin bir sorumluluk düşüyor. Şöyle bir örnek vermek istiyorum, geçenlerde bir meslektaşım “ders anlatırken öğrenci sürekli telefonuyla oynuyor, hiç beni dinlemiyor, sürekli telefonuyla ilgileniyor” dedi. Aslında çocuklar telefonuyla ilgilenmiyor; öğretmenin yazdığı ya da söylediği şeylerin notunu telefona alıyor. Böyle büyük bir farklılık var arada. Bizim o yüzden çocuğun telefonla ya da kullandığı mobil araçla ne yapıyor olduğunu iyi anlamamız lazım çünkü onlar notlarını da artık dijital teknolojileri kullanarak alıyor. Bu anlamda ilk basamak onları anlamaya çalışmaktan geçiyor. Yani onlar o teknolojiyi nasıl kullanıyor, ne için kullanıyor, iletişimlerini nasıl kuruyor, ne tür karakteristik özellikleri var bunları anlamamız lazım. Bu çocuklar aslında saygısız bireyler değil; sadece dijital göçmen olarak nitelendirdiğimiz kuşaktan farklı özellikler gösteriyor. Zaten yapılan araştırmalar da farklı özellikler gösterdiğini kanıtlıyor. O yüzden bu kuşağı anlamaya başlamakla başlamamız gerekiyor. Onların kullandığı teknolojileri çok iyi kullanan bireyler olmamız gerekmiyor. Öğretmen olarak biz teknolojiyi onları daha iyi anlamak için derslerimizde nasıl kullanabiliriz bu önemli. Görsellerden destek almak, görsel destekli eğitim materyalleri oluşturmak, yeni teknolojileri kullanmaya çalışmak, öğrencilere bu teknolojileri tanıtmaya çalışmak ve bir sonraki aşamada da teknolojiyi derslere entegre etmek, belirli bir içeriği anlatırken öğrencilere örnek olabilecek bir teknoloji nasıl kullanılabilir, hangi teknolojiden destek alınabilir gibi bir bakış açısı oluşturmak gibi konular oldukça önemli.

Dijital yerli ve dijital göçmen gibi sınıflandırmalar yaparken aslında birazcık nesillere haksızlık ediyoruz. Diyoruz ki dijital yerliler çok üst düzey teknoloji kullanmalılar. Öyle bir şey kast etmiyoruz aslında. Bu sınıflandırmayı yaparken kast ettiğimiz şey onlar sadece teknolojiye daha aşina bir hedef kitle. Bundan dolayı belli özellikleri farklılık gösteriyor. Dijital göçmenler, aynı şekilde teknolojiyi kullanmıyor. Dijital göçmen olarak tanımladığımız bireyler notlarını kâğıda alıyor, kâğıdın üstünü çiziyor ve kâğıt temelli bir öğrenme yaklaşımına sahipler; dijital yerli öğrenciler ise teknoloji temelli bir öğrenme yaklaşımına sahipler. Alfa kuşağı diye nitelendirdiğimiz yeni gelen kuşak için sanal gerçeklik temel öğrenme aracı olacak ve onunla öğrenecekler. Özgüvenlerinin çok daha yüksek olacağı düşünülüyor ve en önemli karakteristik özellikleri de işaret parmaklarını kalem gibi kullanma yeteneğine sahip olacaklar. Bu şu anlama geliyor ki, farklı kuşaklar olarak fiziksel ve duyuşsal anlamdaki yeterlikler ve özellikler açısından farklılar gösteriyoruz. Bu daha az yeterliyiz anlamına gelmiyor; sadece teknolojiyi kullanım farklılıklarımız var. Teknolojiyi daha farklı kullanan anlamıyor ya da anlatamıyor demek değil, tabii ki öğretmenlerimiz çok iyi işler gerçekleştiriyor. Sadece yeni kuşağı çok iyi anlamak gerekiyor. Onlar bizi dinlerken çoklu görev gerçekleştirebiliyor. Bizi dinlerken annesine mesaj atabiliyor, arkadaşına sitemini belirten bir mail atabiliyor ya da bizim anlattığımız bir kavramla ilgili internetten araştırma yaparak bize hemen cevap verebiliyor. Bu onun bizi dinlerken teknolojiyi kullanarak başka işleri de paralelinde yapabildiğini gösteriyor. Bu durumda biz derslerimizde teknolojiyi yasaklayamayız. Cep telefonlarını yasaklamak ya da ortadan kaldırmak çok gerçekçi değil. Teknoloji öğrencilerin elinin altında olmalı çünkü onların ansiklopedisi, temel bilgi kaynağı ellerindeki mobil teknolojiler. Bu tablet olabilir, telefon olabilir her neyse. Sınıflarda bu ve bunun gibi olanakları ortadan kaldırdığınızda öğrencilerin öğrenme noktalarını kapatıyorsunuz demektir. “Sen haftaya öğren gel” diye bir şey kalmadı artık, çünkü söylüyorsunuz ve anında cevap alıyorsunuz. Bu yüzden öğretmenlerin yol göstericilik rollerini teknolojiyle birlikte yürütmeyi başarmaları gerekiyor. Biz öğretmenlerden üst düzey bir teknoloji yetkinliği bekleyemeyiz; bu doğru değil. Biz programlama yapan, kod yazan öğretmen beklemiyoruz. Farklı bir nesille karşı karşıyayız ve onları anlamaya ihtiyacımız var.

Çocukların dijital dünyada bilinçli bir kullanıcı olabilmeleri, teknolojinin sunduğu fırsatlardan azami fayda sağlayabilmeleri ve değişen teknolojilere uyum sağlayabilmeleri için zorunlu eğitim kapsamında hangi dijital becerilere sahip olması gerekiyor?

Çocukların dijital yaşamda bilinçli kullanıcılar olmaları için dijital yaşam becerilerini kazandırmamız gerekiyor. Dijital yaşam farklı bir yaşam, çok boyutlu bir yaşam. Çocukların bu yaşam içinde güvenli bir şekilde kalabilmeleri ve gerçekten fırsatlarından faydalanabilmeleri için gerekli olan becerileri dijital yaşam becerileri diye ifade etmek istiyorum. Nasıl biz okullar aracılığıyla çocuklara yaşam becerileri kazandırmak istiyorsak bir yandan da dijital yaşam becerileri kazandırıyor olmamız gerekiyor. Eleştirel düşünme, problem çözme, yaratıcılık, iletişim kurma ve iş birliği becerisi gibi temel beceriler öğrencilere kazandırmamız gereken temel yaşam becerileri. Birtakım içerikleri, birtakım bilgileri, birtakım yöntemleri bu becerileri edindirmek amacıyla kullanıyoruz. Aynı şeyin dijital yaşam için de olması gerektiğini düşünüyorum. Dijital kimlik becerisi, dijital iletişim becerisi, dijital okuryazarlık, dijital güvenlik, siber güvenlik, dijital haklar, dijital duygusal zekâ gibi önemli becerileri çocuklara kazandırabiliyor olmamız gerekiyor. Bunlar ayrıca öğretilip kazandırılabilecek beceriler değil tabii; programın içine, birçok dersin içine entegre edilmesi gerekiyor. Çünkü bu becerileri öğrencilerin sadece bilişim teknolojisi dersinde kullanmasını beklemiyoruz, diğer derslere de fayda sağlayabilmek amacıyla kullanmasını istiyoruz.

Mesela, dijital kimlik becerisi ile kastettiğimiz çevrimiçi bir kimlik ve bir itibar oluşturmaya çalışmak. Dijital itibar da diyebiliriz buna; bir profil oluşturmak ve bu profilin devamlılığını sağlamak. Dijital kullanım becerisi ise, dijital araçları sağlık standartları içinde kullanma yeterliği. Masa, sıra, duruş, pozisyon gibi değişkenleri dikkate alarak birtakım teknolojileri kullanmayı kapsıyor. En önemli noktalarından biri de gerçek yaşamla dijital yaşam arasındaki farkı algılayabilmek; bu bilinci kazandırmamız gerekiyor öğrencilerimize. Bir diğer beceri de dijital güvenlik; en hassas olduğumuz noktalardan bir tanesi. Çevrimiçi riskler, siber zorbalık, pornografi, radikal akımlar gibi tehditler var. Çocukların bu tehditlere karşı kendisini koruyabilmesi ve risklerin farkında olması için gerekli becerileri çocuklara kazandırmamız gerekiyor. Siber güvenlik becerileri de saldırılar, dolandırıcılık, kötü amaçlı yazılımlara ilişkin farkındalık sahibi olmayı ve bunlara yönelik tedbirler alabilmeyi kapsıyor. Yani sadece farkındalık sahibi olmayı değil aynı zamanda teknik önlemler de alabilmeyi kast ediyoruz. Bu anlamda, bu becerileri sadece farkındalık olarak nitelendiremeyiz aynı zamanda teknik becerileri de kapsıyor. Dijital kimlik oluşturmak, dijital güvenlik, siber güvenlik gibi becerilerin hepsi bir teknik yetkinliği beraberinde getiriyor. Bu beceriler, bütün uygulamalarda birbirine benzer biçimde sunulan, kolaylıkla bulunabilen, yönergeleri çok açık bir şekilde sunulan, bireyler tarafından rahatlıkla oluşturulabilecek birtakım ayarları yapabilme yeterliği.

Dijital okuryazarlık da benzer şekilde sadece farkındalık değil eylemsel bir yeterliği de içinde barındırıyor. Dijital kaynakların artık öğrencilerimizin kütüphaneleri haline geldiğini düşünecek olursak, öğrencilere doğru ve güvenilir kaynaklara ulaşma becerisini kazandırmamız gerekiyor. Post modern çağ olarak nitelendirdiğimiz bu çağda tek bir doğru yok. Birden fazla doğrunun olduğunu söylüyoruz. Bu nedenle, öğrencilerin farklı doğruları, farklı bilgileri, farklı ve güvenilir kaynaklardan edinebilme becerisine sahip olması dijital okuryazarlığın en önemli boyutlarından bir tanesi. Tabii sadece bilgi edinme değil; üretkenlik becerisi de çok önemli. Sadece bilgiyi edinen ve kullanan bireyler değil, aynı zamanda bilgi üreten ve doğru bilgiyi yayan bireyler yetiştirmemiz gerekiyor. O yüzden programımızın içinde bunun da yer alması gerekiyor. Bunun yanında dijital haklar da çok önemli bir konu. Dijital dünyada hangi hak ve sorumluluklara sahip olduklarını bilmeleri ve buna yönelik bir dijital ayak izi oluşturmaları bizim öğrencilere kazandırmamız gereken bir dijital yaşam becerisi.

Diğer dijital yaşam becerileri ise dijital iletişim, duygusal zekâ ve empati becerileri. Dijital ortamın yapısını ve bu dünyada birbirimizi nasıl anlayabileceğimizi çocuklara öğretmemiz gerekiyor. Normal yaşamda, yüz yüzeyken, beden dilini işe koşarak duygusal zekâmızla bazı şeyleri daha iyi irdeleyebiliyoruz ama olay sanal dünyaya geçtiğinde biraz daha farklı kimlikler, kişilikler karşımıza çıkabiliyor. Bu anlamda, çocuğun kendini koruyup kollayabilmesi adına duygusal zekânın dijital dünyada da işe koşulabilmesi gerekiyor.

Sıraladığımız tüm bu beceriler, birtakım teknik yeterlikler gerektirmesinin yanı sıra öz yeterlik, farkındalık, empati gibi duyuşsal yeterlikleri de kapsıyor. Dijital yaşam barındırdığı kişiliklerle, karakterlerle, kullanıcılarla ve uygulamalarla gerçek yaşamdan biraz daha farklı bir yapı sunuyor. Özetle, bu dijital dünyada güvenli bir şekilde kalabilmek ve bunun fırsatlarından faydalanabilmek için tüm bu becerilere sahip olması gerekiyor öğrencilerimizin. 21. yüzyıl becerileri olarak da dijital yaşam becerileri olarak da nitelendirebileceğimiz tüm bu beceriler bir çarkın parçaları gibi düşünülebilir; her bir beceri alanı birbiriyle iç içe geçmiş durumda ve birbirinden bağımsız ele alınmaması gerekiyor.

Dijital beceriler hem günlük yaşamda hem de iş hayatında her geçen gün daha fazla önem kazanıyor. Türkiye’de temel eğitim kademesinde bilişim teknolojileri ve yazılım dersi 5. ve 6. sınıfta zorunlu ders olarak, 7. ve 8. sınıfta seçmeli ders olarak, ilkokulda ise serbest etkinlik saatinde öğretmenin inisiyatifi doğrultusunda öğrencilere sunuluyor. Ortaöğretim kademesinde ise belirli lise türlerinde zorunlu ders olarak veriliyor, diğer lise türlerinde seçmeli ders olarak sunuluyor. Siz dijital yeterlikleri kazandırabilme açısından bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce zorunlu eğitim kapsamında teknoloji eğitimi hangi kademeden başlamalı ve nasıl şekillendirilmeli? Özellikle bilişim teknolojilerinin bağımsız bir ders olarak öğretimi ile öğrenme süreçlerine entegrasyonu ikilemi konusunda neler söylemek istersiniz?

Bu soruya kendi öğretim programımız açısından bir bakış getirmemiz uygun olacaktır. Bilişim teknolojileri ve yazılım derslerinin öğretim programlarına baktığımızda zorunlu olan iki kademe (5.ve 6. sınıflar) için de aynı boyutları içerdiğini görüyoruz. Bu boyutlar, bilişim teknolojileri, etik ve güvenlik, iletişim, araştırma ve işbirliği, ürün oluşturma ile problem çözme ve programlama olarak sınıflandırılıyor. Genel olarak incelediğimizde, okuryazarlık düzeyinde belli becerileri kazandırmak için uygun bir program olduğunu, daha çok bu boyuta hitap eden bir yapıya sahip olduğunu görüyoruz. Örneğin, ürün oluşturma boyutunda görsel işleme programları, kelime işleme programları ve sunu programları var. Bu noktada ürün oluşturma boyutunda biraz daha üst beceriler olarak Web 2.0 teknolojilerini kullanım becerisini kazandırma açısından programın zayıf kaldığını söyleyebilirim. Öğretim programının, bilgisayar mantığını verebilmek adına bilgisayarın günlük yaşamdaki yeri, bilgisayar ağları gibi boyutları içerdiğini görüyoruz. Bu konu alanları ve boyutlarının yanı sıra, programın amaç hedef ve kazanımlarına baktığımız zaman analiz ve sentez düzeylerine getirir bir yapısının olmadığını görüyorum ben. Öğrencileri en fazla bilgi, kavrama ve uygulama düzeylerine kadar getirebildiği, uygulama düzeyinin üstünde analiz ve sentez becerilerini işe koşmada daha zayıf kaldığı görülüyor. Belki yalnızca problem çözme ve programlama boyutunun biraz daha analiz ve sentez düzeylerine götürebilir bir yapıya sahip olduğu söylenebilir. Ancak, program genel yapısı itibarıyla en fazla uygulama düzeyindeki becerileri kazandırabilir gibi duruyor. Bu anlamda, bilişim teknolojileri ve yazılım derslerinin öğretim programlarının sadece okuryazarlık becerileri kazandırdığını; dijital iletişim, dijital empati, dijital güvenlik, siber güvenlik gibi diğer alanlardaki becerileri kazandırma açısından çok da yeterli olmadığını görüyoruz. Öğretim programı, belli boyutları içeriyor olmasına karşın bunlar genellikle okuryazarlık düzeyinde kalıyor. Ayrıca ders saati açısından ele aldığımızda da haftada bir veya iki saatlik ders süresi içinde uygulama düzeyinin üstünde beceriler kazandırılmasını beklemek çok gerçekçi bir durum değil.

Benim esas eleştiri noktalarımdan bir tanesi de bilişim teknolojileri ve yazılım derslerinin hep içerikten bağımsız bir şekilde yürütülüyor olması. Biz bir görsel işleme programını, kelime işleme programını kullanmayı öğrenciye öğretirken içerikten bağımsız yapıyoruz bunu. Entegrasyon becerisini kazandırmamız için içerikle entegre bir şekilde öğrenciye öğretilmesi gerekir. Öğretilen araçların çeşitli konu alanlarında, örneğin fen bilgisi, tarih gibi alanlarda, entegre bir şekilde kullanılabilirliği sağlandığı zaman aslında öğrencilere belli şeyleri kazandırabiliriz. Bu anlamda baktığımızda içerik kısmının eksik kaldığını görüyorum. Yapılan etkinliklerde de hep bilişim teknolojilerinin kullanımına odaklanıyoruz, bu nedenle de içerik üretme, örnek ya da uygulama yapma durumlarında içerik kısmı zayıf kalıyor. Bu kısım zayıf kaldığı zaman, öğrencinin bunu diğer becerilerine, diğer derslere ya da diğer konu alanlarına entegre etmesini beklemek çok zor olacaktır. Bu nedenle, şu anda bağımsız bir şekilde yürüyen bu ders içeriğinin diğer derslere entegre edildiği ve dijital teknolojilerin öğrencilere yaşam becerisi edindirmeye yönelik kullanıldığı bir programın daha etkili olacağını düşünüyorum.

Elbette bir bilişim teknolojisi ya da dijital yaşam becerisi dersimiz olmalı. Dijital yaşam becerilerinin de aynen hayat bilgisi dersinde olduğu gibi örnek olaylar üzerinden, uygulama düzeyinde beceriler kazandıracak bir yapıyla işlenebilir halde olması gerektiğini düşünüyorum. Ancak kimi teknolojilerin ve uygulamaların da içerikle bağlantılı bir şekilde yürütülmesi gerektiğine inanıyorum. Örneğin, fen bilgisi öğretmeni çocuklarına yeni güncel sunum programları kullanarak sunum hazırlatıyor olmalı ve çocuklar da bunu kullanıyor olmalı. Bunun yanı sıra bir tarih öğretmenin ücretsiz infografik oluşturma olanağı sağlayan uygulamalar aracılığı ile öğrencilerine bir tarih şeridi yaptırabilmesini hayal ediyorum. Bir başka deyişle, şu andaki öğretim programı kapsamında verilen içeriğin diğer derslere entegre edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun yerine de ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde dijital yaşam becerilerini kazandırmaya yönelik olarak ayrıca bir derse ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim.

Bizim temel amacımız teknoloji yetkinliği çok yüksek olan çocuklar yetiştirmek değil aslında. Biz insani değerlere sahip bireyler yetiştirmek istiyoruz. Bu insani değerler içinde de teknolojiyi etkin, etik ve güvenli kullanan bireyler yetiştirmek istiyoruz. Güncel öğretim programını ele aldığımızda, bu programın çocuğa çok detaylı ve dijital dünya için de yeterince güncel olmayan bir içerik sunduğunu görüyoruz. Öğrenciye bilgiyi aktarma açısından yoğun bir program, ancak uygulama düzeyinde güncel yaşam becerisi kazandırma zayıf kaldığını görüyoruz. Bu anlamda bilişim teknolojileri ve yazılım derslerinin öğretim programlarının güncellenmesi ve diğer programların içine entegre edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Günümüzün en tartışmalı konularından biri de kodlama eğitimi. Bu konuyla ilgili iki farklı görüş bulunuyor. Bir görüş kodlama becerisinin dijital çağın en önemli becerilerinden biri olduğunu ve okullarda öğretilmesi gerektiğini savunurken, diğer görüş kodlamanın sadece bir araç olduğunu ve bu becerinin modasının yakın zamanda geçeceğini söylüyor. Siz bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Kodlama eğitimine ilişkin mevcut uygulamaların kodlama becerilerini kazandırmada ne kadar etkili olduğunu düşünüyorsunuz?

Bilişim teknolojileri ve yazılım derslerinin öğretim programlarına baktığımızda programlama ve kodlamanın problem çözme ve programlama boyutunun altında yer aldığını görüyoruz. Aslında genel olarak öğretim programının içinde yer aldığını görüyoruz. Bu aşamada aslında belki de kodlamanın ne olduğunu tanımlayarak devam etmekte fayda var. Kodlamayı, bilgisayar yazılım programlarının ilk adımı olarak nitelendiriyoruz. Pek çok kodlama dili var kullanılabilecek. Kodlama becerisi edinen bireyler, bir bilgisayar yazılımı, bir uygulama ya da bir web sitesi geliştirme yani üretim yapabilme olanağına sahip oluyor. Biz içerik üreten, problem çözen ve ürün ortaya çıkaran bireyler yetiştirmek istiyoruz ve şu anda programımızda da bunun olduğunu görüyoruz. Bu anlamda kodlama eğitiminin ürün geliştirme becerisi kazandırmada bir araç olabileceğini düşünebiliriz. Yapılan araştırmalar, kodlama eğitiminin çocuklarda bilgi işleme ve algoritmik düşünme becerisini geliştirdiğini ortaya koyuyor. Tabii burada uygulamaya dönük bir kodlama eğitiminden bahsedildiğinin altını çizmek istiyorum. Sadece bilgi ve kavrama düzeyinde bir kodlama eğitimi gerçekleştirirsek bu eğitim amacına ulaşamayacaktır. En az uygulama düzeyindeki bir kodlama eğitimi problem çözmenin de önemli bir adımını oluşturuyor. Problem çözme becerisi bizim kazandırmayı hedeflediğimiz temel yaşam becerileri içinde yer alıyor. Bizim amacımız çocuğun bu becerisini geliştirebilmek için kodlamayı aracı yapmak. Kodlama eğitimiyle, birlikte hem bilgisayar dünyasının, bu dijital dünyanın mantığını öğrenciye kazandırmak hem de bu mantığı kavratarak onların ürün oluşturmalarını sağlamak istiyoruz.

Robotik kodlama dediğimizde de nesnesi robot olan kodlamadan bahsediyoruz. Bu daha cazip gözüküyor bize çünkü daha somut ve net bir ürün var ortada. Tabii ki sınıf ortamına geçtiğimizde, buna ilişkin yapılan araştırmalar kimi öğrencilerin bundan, bir ürün oluşturmaktan çok keyif aldığını kimi öğrencilerin ise kavramada güçlük yaşadığını ve bundan hiç keyif almadığını gösteriyor. Buradaki en önemli nokta uygulamaya dönük bir eğitimin verilip verilememesi. Ayrıca, robotik uygulamalarının etkililiğine ilişkin çalışmalar da oldukça sınırlı. Kendi eğitim ortamlarımıza baktığımızda bu beceriyi kazandırmak açısından önemli çalışmalar yapıldığını, donanım ve yazılım açısından belli bir noktaya geldiğimizi görüyoruz ancak öğrencinin bunun üzerinde belirli bir zihinsel ve pratik yapma zamanına ihtiyacı var. Bu anlamda baktığımızda ders süresi yeterli değil. Bilişim teknolojisi ve yazılım dersinin içeriğinin öncelikle bilgi işlemsel ve algoritmik düşünme becerilerini kazandırmaya yönelik olmasına ihtiyaç var.

Kodlama eğitiminin yeterince etkili olamamasıyla ilgili araştırmaların bize söylediği en önemli sorunlardan biri de yine içerik. İçerik bilgisini, fizik, kimya, matematik alanlarındaki temel becerileri öğrenciye vermeden kodlama yapmasını ya da bir robot oluşturmasını beklemek çok gerçekçi bir durum değil. Bunlar temel beceriler ve yaşam becerileri de genel olarak bu temel alanların üzerine inşa ediliyor. Bu anlamda, öncelikle öğrencilere bu yetkinlikleri kazandırmamız gerekiyor. Ama biz hiç bunları kazandırmadan, bu düşünce becerilerini öğrencilere kazandırmadan doğrudan bir kodlama ya da robotik boyutuna geçtiğimizde bunun sonuçlarını almamız ya da öğrencinin bundan keyif almasını beklememiz çok gerçekçi olmuyor. Çünkü robotik kodlamada, programlamada ve kodlamada öğrencinin matematik, fizik ve kimya gibi alanlardaki becerilerini işe koşuyor olması gerekiyor. Öğrencide çalışan arka planda bu beceriler var. Bunlar temel bilgi ve beceriler ve her bir kademede üzerine konarak gelişiyor olması gerekiyor. Ancak öğrenci bu temel becerileri edinmişse o zaman robotik, programlama ya da kodlamada belirli bir yol alabiliriz, mantığını öğrenciye edindirebiliriz. Ama temel becerilere bağlanmadığı, dayandırılmadığı diğer durumda bunun sonuçlarının çok da etkili olmadığı bilimsel çalışmalarla da vurgulanıyor.

Kodlama ve robotik uygulamalar için bir diğer konu ise özellikle robotik uygulamalar için bu eğitimlerin belirli araçlar ve donanımlar ile gerçekleştirilebilmesi, bu araçların ise maliyetlerinin oldukça yüksek olması ve her öğrencinin kullanımına sunulmasının çok da olanaklı olmaması. Bu durumlar da aslında bu eğitimlerin bir trend olduğunu ve belirli bir süre sonra düşüşe geçebileceğini kanıtlar niteliktedir.

Tabii ki, özellikle teknolojik gelişmelerin eğitime yansımasında belli dönemlerde belli trendler var. Kodlama eğitiminin trend olup olmaması aslında yapılış amacına bağlı. Diğer bir ifade ile eğer kodlama eğitimine geçiş sürecinin sebebi eğer trend olması ise bu sürecin başarıya ulaşmasını beklemek çok da gerçekçi olmayacaktır. Kodlama eğitiminin amacı trendi yakalamak olduğu zaman çok farklı maksatlara ulaşabiliyor. Bir reklam ya da pazarlama unsuru haline gelebiliyor. Bir diğer hususu ise kodlama ve robotik uygulamalarının başarıya ulaşması belirli bir alt yapıya ve temel bilimlere dayanıyor. Matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi bilimlere dayandırılmadığı sürece kodlama veya robotikten bir anlam ya da bir sonuç beklemek çok manalı olmayacaktır. İkincisi, mutlaka analiz ve sentez düzeylerinde, en az uygulama düzeyinde beceri kazandıracak bir öğretim programının ortaya konması gerekiyor. Ancak bunlara dayandırıldığında etkisi anlamlı olabilir.

Ülkeler açısından kodlama ve robotik uygulamalarına baktığımızda, örneğin 2013 yılında İngiltere’de kodlama eğitimine geçildiğini ve pek çok kademede bu eğitimin verildiğini biliyoruz. Amerika’da 5-6, 7-11 ve 12-14 yaş gruplarında programlama ve kodlama eğitimi veriliyor. Bu anlamda baktığımızda, bunun bir dijital yaşam becerisi kazandırma çalışması ve çabası olduğunu ülkeler bazında görebiliyoruz. Bunun altındaki niyet üretici öğrenciler yetiştirmek. Ancak bunların gerçekçi ve bilimsel bir dayanağının olması gerekiyor. Bunun için de daha önce de belirttiğim gibi kodlama ve robotik uygulamaların gerçekçi öğretim programlarına ve temel bilimlere dayanan bir yapısının olması gerekiyor. O zaman sonuçları etkili olacaktır.

Dijital çağda, artık çocuklar çok küçük yaşlardan itibaren teknolojik araçlara ve internete erişebiliyor. Bu durum belirli fırsatları ve riskleri de beraberinde getiriyor. Bununla ilişkili olarak “dijital ebeveynlik” kavramı sıkça kullanılmaya başladı. “Dijital ebeveynlik” nedir? Çocukların dijital dünyada güvenliğini sağlamak için ebeveynlere düşen roller nelerdir?

Dijital araçları kullanım yaşının düştüğünü biliyoruz artık. Örneğin, Facebook’ta 13 yaş sınırı var ama bunun çok gerçekçi olduğunu söyleyemeyiz. Pek çok çocuk 13 yaşından önce kullanmaya başlıyor bu platformu ve benzer sosyal medya ortamlarını. Bu araçların kullanma yaşının giderek düşmesini ve çocukların dijital araç kullanım sıklıklarını göz önüne aldığımızda, süre bazında çocukların çok uzun süreler dijital dünyanın içinde kaldıklarını görüyoruz. Hatta yapılan bir araştırma, bir çocuk beş yaşına gelene kadar etkin sosyal medya kullanıcısı olan ebeveynleri tarafından 1000 tane fotoğrafının sosyal medyada paylaşıldığını gösteriyor. Böyle bir istatistik var elimizde. Beş yaşındaki çocuğun 1000 tane fotoğrafının çoktan dijital dünyada olması çocuğun dijital yaşamının başlatıcısının ebeveyn olduğunu gösteriyor bize. Bu yüzden çocuğun dijital yaşama girmesi, var olması ve yaşaması bir ebeveyn sorumluluğu haline dönüşüyor.

Bir de ekranlı ve ekransız dünya boyutu var. Yapılan araştırmalar ekranlı ve ekransız büyüyen çocuklarda büyük farklılıklar olduğunu gösteriyor. Ancak ekrandan kısıtlamak, sınırlamak, uzaklaştırmak, ekranı yok saymak artık yapabileceğimiz bir şey değil, çünkü bu dijital ekranlar hayatımızın her alanında var. Evimizde televizyon olmasa bile, elimizde bir telefon var. Bundan dolayı da çocuklarımız bu aletleri, bu araçları görüyorlar ve biz ne kadar sakınsak da belli bir yaştan sonra pek çok ortamda bu ekranlarla karşılaşıyorlar. Yaş bazında yapılan bir araştırmaya göre 0-18 ay arasındaki bebeklerde ekrana maruz kalmanın beyinde bir tabakanın kalınlaşmasına neden olduğu, bu nedenle bu yaş grubunda kesinlikle ekran kullanılmaması gerektiği söyleniyor. 18-24 ay grubundaki çocukların sınırlı ve belirli içerikler için kullanabileceği, 2-5 yaş grubu çocukların ise günde en fazla yarım saat kullanabileceği ifade ediliyor. Her ne kadar yapılan araştırmalar 0-18 aylık bebeklerin ekrandan uzak durması gerektiğini söylese de 0-18 aylık bebeklerin de ekranlarla karşı karşıya kalabildiğini görüyoruz. Elbette çocukları ekran karşısına 2-3 saat gözetimsiz bırakmıyoruz ama çocukların ekranlarla karşılaşma yaşları her ne kadar araştırmalara dayalı tavsiyeler aksini söylese de giderek düşüyor. Dolayısıyla burada ebeveyn rolü giderek daha da önem kazanıyor.

Çocuk ve dijital dünya bir ikilem olarak karşımıza çıkıyor, hem riskleri var içinde hem de fırsatları var. Bu anlamda baktığımızda, bu ortam aynı zamanda bir hak olarak da devreye giriyor çocuklar için. Genel olarak, ebeveynliğin kısıtlayıcı, sınırlayıcı ve yasaklayıcı şekilde işlendiğini görüyoruz. Ancak çevrimiçi haklar olarak ele aldığımızda, dijital dünyanın sağlayıcısı olan ebeveynlerin hem güvenli bir şekilde başlatıcı olmak hem de bu dijital dünya olanaklarını sunmak için bir sorumlulukları var. Örneğin bu bağlamda ebeveynlerin çocuklara güvenli dijital erişim olanağı sağlamak gibi bir sorumluluklarını olduğunu söyleyebiliriz.

Dijital yaşamda çocuğun sahip olması gereken özelliklerle paralel bir şekilde ebeveynlerin de çocuğun kullandığı teknoloji diline hâkim olmasını bekliyoruz. Dijital ebeveynlik aslında bu. Nasıl üst düzey teknoloji kullanan çocukları değil, dijital yaşamda insani değerler çerçevesinde teknolojiyi kullanabilen, dijital yaşamda yer alan bireyler yetiştirmeyi hedefliyorsak ebeveynlerin de bu yeterliklere sahip olmasını istiyoruz. Biz hiçbir ebeveynden üst düzey teknoloji kullanım becerisi beklemiyoruz. Bir programlama yapmasını, bu anlamda bir içerik üretmesini beklemiyoruz. Dijital ebeveyni çocuğuyla aynı teknoloji dilini konuşabilen, bunu uygulayabilen bir birey olarak tanımlıyoruz. Üç temel dijital ebeveynlik yeterliliğinden bahsedebiliriz burada: iletişim, okuryazarlık ve güvenlik. Bu üç boyutta temel yeterliklere, dijital yaşam becerilerine sahip olan ebeveyne dijital ebeveyn diyoruz. Dijital ebeveyn denilince sanki dijital dünyayı uçuran, çok üst seviye becerilere sahip bir bireymiş gibi düşünüyoruz, ancak tabii ki öyle değil. Şöyle örnek verebiliriz: Instagram’a hikâye eklemek, WhatsApp’da durum paylaşmak diye yeni dijital dünya halleri var. Ebeveyn olarak, bu yeni dijital dünya hallerinin ne anlama geldiğini biliyor olmamız gerekiyor, çünkü artık çocuğumuzun eline telefonu veriyoruz ve çocuğumuzu dijital dünyaya bırakıyoruz. Tabii ki bütün gelişmeleri takip etmek çok da kolay bir şey değil. Ancak çocuğunun kullandığı terminolojiye kulak kabartmak, nerelerde olduğuna dair göz ucuyla takipte olmak gerekiyor. Biz buna tatlı takip diyoruz. Eskiden ekranlar sabitken ebeveyn, çocuğum ne yapıyor diye ekrana göz ucuyla bakabiliyordu. Şimdi mobilleşmeyle beraber çocuğun ne yaptığına göz ucuyla bakma imkânımız yok. Küçük yaşlardan itibaren çocuğa kazandırdığımız dijital değerlerle beraber çocuğu artık yavaş yavaş dijital dünyada bağımsızlaştırıyoruz.

İlk çocukluk dönemi için de yapılabilecek çok güzel etkinlikler var aslında. Aile fotoğraflarına bakabilirsiniz, paylaşabilirsiniz, görüntülü iletişim kurabilirsiniz. Bu gibi şeyleri çocuğuyla birlikte yapabilir dijital ebeveynler. Ancak eğer ebeveyn teknoloji kullanımını çocuğundan öğreniyorsa dijital ebeveynlikten bahsetmemiz mümkün değil. 2018 yılında yapılan bir araştırmaya göre, sadece Türkiye’de değil pek çok ülkede 12-15 yaş grubundaki çocuklar dijital dünyayı kendileri ve arkadaşlarından edindikleri bilgilerle öğreniyorlar. Bu çok endişe verici bir durum. Dijital ebeveynlik konusunda ciddi yol almamız gerektiğini gösteriyor. Çocuğun ailesi bu konuda yeterince bilgiye sahip olmadığı için ihtiyaç duyduğu bilgiyi başka kaynaklardan ediniyor. Aynı zamanda 12-15 yaş grubundaki çocuklar dijital dünyada ne yaptıklarını ailelerinden olabildiğince saklamak istiyorlar. Çünkü ebeveynlerin bilmedikleri şeylere tepkisi daha fazla olabiliyor. Çocuklar da bu tepkiden çekindikleri için söylememeye, paylaşmamaya, kendi halletmeye başlıyor. Bu durumda da dijital ebeveynlikten bahsedemiyoruz tabii ki. Bu anlamda dijital ebeveynlikle çocuğuyla beraber teknolojiyi kullanabilen ve giderek yaş düzeyine göre de çocuğunu dijital dünyada bağımsızlaştırabilen anne ve babaları kastediyoruz.

Yapılan araştırmalar ebeveynlik rolünün hem anne hem de baba için çok önemli olduğunu söylüyor. Babanın daha yardımcı olduğunu annenin daha az yardımcı olduğunu gösteren bir profil var. Ancak yaptığımız araştırmalar, ebeveyn rolünün anne ya da babada olmasının fark etmediğini gösteriyor. Yani anne de baba da çocuğa bu dünyada benzeri şekilde yardımcı olabilir, olmalı. Dijital ebeveynlikte sadece anne ya da sadece babanın bu rolü üstlenmesini değil birlikte aynı tutarlılıkta hareket etmesinden bahsediyoruz. Çocuğun aile içinde üç boyutta ilişkisi var: annesiyle, babasıyla ve anne ve babasıyla. İşte bu üç boyutta da teknolojiyi kullanırken tutarlılık bekliyoruz. Çocukların teknolojiyi kullanırken annesiyle, babasıyla ya da anne ve babasıyla olduğu tüm zamanlarda benzer kurallara tabi olması gerekiyor. Biliyoruz ki çocukların özellikle en küçük yaştan itibaren ele aldığımızda belli kurallara ihtiyaçları var, kurallarla bu ortamı öğrenecekler. Bunun için de ebeveynlerin dijital dünyanın dilini konuşuyor ve biliyor olması gerekiyor. Ebeveynlerin dijital göçmen olma gibi bir lüksleri yok, onların dijital yerli olmaları zorunlu. Pek çok uygulama değişiyor, pek çok araç değişiyor ama yapılan işler çoğunlukla aynı. İletişim kurmak, bilgiye ulaşmak, bilgiyi paylaşmak için farklı platformlar çıkıyor. Okuryazarlık düzeyi bu anlamda çok önemli. Özellikle uygulama düzeyinde bir okuryazarlık becerisi kazandıysanız diğer teknolojileri ya da yeni çıkan uygulamaları da kolaylıkla çözebilirsiniz.

Çocuğun dijital hayatı, 0-18 aylık dönem içinde ve evde başlıyor. Söylediğimiz gibi beş yaşındaki bir çocuğun bile ebeveynleri tarafından paylaşılan pek çok fotoğrafı ve hakkında bilgi edinmemizi sağlayan bir profili oluyor dijital dünyada. Bu yüzden bilinçli ebeveynlere ve bilinçli ailelere ihtiyacımız var teknoloji kullanımı konusunda.

Çokça tartışılan konulardan biri de çocukların bilişim teknolojilerini hangi yaşta kullanacağı ve nasıl kullanmalarının uygun olacağı konusudur. Bu konuda özellikle formal eğitim öncesi dönemde bilişim teknolojilerinin çocuklar tarafından kullanımına ilişkin olarak ebeveynlere ve eğitimcilere önerileriniz neler olabilir?

Burada bir yaş sınırı çizmenin doğru olmadığını belirtmek istiyorum. Çocuk aşamalı bir şekilde dijital dünya ile tanışıyor ve tanışacak. Siz de ebeveyn, öğretmen ve yönetici olarak bunu engelleyemezsiniz. Dijital dünyada kısıtlama ve engellemelerin ya da yasaklamaların bu dünyanın ruhuna aykırı olduğu görüşündeyim. Bu anlamda ebeveyn, öğretmen ve yöneticinin temelde aynı sorumluluğa sahip olduğunu söyleyebilirim. Bu sorumluluk ise en basit ifade ile güvenli, etkili ve verimli dijital araç kullanımı becerisi kazandırmak. Bu anlamda aile, okul ve öğretmen iş birliği çok önemli. Nasıl ebeveyn sorumluluğu olarak üç boyutta belli yeterliklere sahip bir ebeveyn profili çizdiysek aynı profili öğretmen ye yönetici için de çizmek durumundayız. Dijital okuryazarlık, dijital güvenlik, dijital iletişim boyutlarında dijital dünyayı ve araçlarını etkin bir şekilde kullanabilen öğretmenlere ve yöneticilere ihtiyacımız var. Bu anlamda ailenin, öğretmenin ve yöneticilerin çocuğun dijital dünyadaki risklerden korunması ve fırsatlardan faydalanması için iş birliği içinde olması gerekiyor.

Formal eğitim dönemi öncesinde çocukların dijital teknolojiler ile tek başına uzun zaman geçirmesi, özellikle uygun içeriğe maruz kalmak açısından doğru değil. Bu dönemde öncelikle ailenin dijital araçları çocukla birlikte kullanmasını, diğer bir ifade ile bu dönemde dijital araçların aile yönetiminde kullanılması gerektiğini vurguluyorum. Bu dönemde ekran zamanının oldukça sınırlı ve aile denetiminde olması gerekiyor. Ebeveynin konusunu, karakterlerini ve çocuk için mesajının ne olduğunu, nasıl bir kurgusu ve senaryosunun olduğunu bilmediği hiçbir içerik ile çocuğunu baş başa bırakmaması gerekiyor. Bu anlamda okul öncesi dönemde yönetimin ebeveynde olması gerekiyor. Bunun için de ebeveynlerin rehberliğe ihtiyacı olduğunu açıktır. Bu süreçte aileler, öğretmenlerden güvenli ve nitelikli içerik ve uygulamalara ulaşma ve kullanma hakkında rehberlik alabilmelidir. Aslında okul öncesi dönemde de esas amacımız çocuğa dijital yaşam becerisi kazandırmaya ilişkin temeller atmaktır. Öğretmenin, yöneticinin ve ailenin iş birliği içinde, tutarlı bir şekilde dijital yaşam becerilerini kazandırma çabası içinde olmasını bekliyoruz.

Son olarak, bugün konuştuklarımızla ilgili eklemek istediğiniz ya da vurgulamak istediğiniz bir şey var mı?

Dijital dünyada güvenliği sağlamak için ebeveynlere düşen rollerde ebeveynlerin rol model olmasından bahsetmedik aslında, belki bir de onun altını çizebiliriz. Ebeveynlerin birtakım yeterliklere sahip olmasının yanı sıra rol model olması gerekiyor. Çocukların beklentisi daha az telefon kullanan, daha çok onunla oyun oynayan aileler. Elbette dijital dünya var ve bu dijital dünyada çocuğumuzla yer almak bizim için çok keyifli olabilir. Ancak aile zamanlarında sürekli telefonuyla veya diğer teknolojik araçlarla ilgilenen ebeveynler, çocuklar tarafından benimle oynamak istemiyor olarak algılanıyorlar. O yüzden ebeveynlerin en büyük sorumluluklarından biri teknoloji kullanımına dair örnek bir profil çizmesi. Bu konuda ebeveyn nasıl bir profil çizerse, çocuk da benzer davranışlar gösterecektir. Yapılan araştırmalar da bunu destekliyor. Teknoloji kullanımı açısından nasıl bir aile profiline sahipseniz çocuğunuz da ona uygun yetişiyor. Şunu biliyoruz ki teknoloji merkezli bir aileden yetişen çocukların teknoloji bağımlılığı riski daha fazla oluyor. Bu çok büyük bir risk. Bu yüzden öncelikli olarak teknoloji kullanımı konusunda bizim onlara model olmamız gerekiyor. Çocuğu dijital dünyada tek başına bırakamayız. Bu dünyayı anlamlandırması ve doğru kullanması için gerekli adımları birlikte atmamız gerekiyor. Bunu üstlenmemiz lazım ebeveyn olarak. Teknoloji kullanımı için gösterdiğimiz profille de çocuğumuza doğru örnek olmalıyız. Ebeveynler aile zamanlarında nasıl davranıyorsa çocuk da bunu örnek alacak; ya birlikte vakit geçirmenin doğru olduğunu düşünecek ya da dijital araçlarla zaman geçirmenin doğru olduğunu düşünecek. Bu yüzden öncelikle çok iyi, güvenli bir rol model olmak gerekiyor. Tutarlı olmak gerekiyor. Ve bunun için de dijital farkındalık ve dijital yaşam becerilerine sahip olmak gerekiyor.